Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ortaklaşa ev sahipliği yaptığı 2026 FIFA Dünya Kupası, sporun küresel çekim gücünü gösterirken, bahse konu organizasyonların kentsel etkilerini konuşmak için bizlere de güzel bir fırsat sunmaktadır.

Bir kentin veya ülkenin ilgili ölçekte bir organizasyonu alnının akıyla becerebilmesi, uluslararası marka değerini artırması ve turizm potansiyelini küresel vitrine çıkarması şüphesiz kıymetlidir. Böylesi bir yetkinlik sergilemek, ulusların dünya sistemindeki algısını tahkim eder. Ancak yeşil sahaların ve atılan gollerin ardında, kentsel mekânı ve yerel halkı derinden sarsan, ekonomik ve sosyolojik bir fatura gizlenmektedir.

*Görselde yapay zekadan faydalanılmıştır.

"MEVCUT ALTYAPI" YALANI

2026 organizasyonunu üstlenen United 2026 konsorsiyumu, adaylık sürecinde sıfırdan devasa stadyumlar inşa etmek yerine kıtadaki mevcut Amerikan futbolu (NFL) tesislerini kullanma vaadiyle yola çıkmış ve bu sürdürülebilirlik söylemiyle zafer kazanmıştır. İlk bakışta son derece ussal görünen strateji, uygulamada uluslararası futbolun standartlarına çarpmış ve kamu bütçelerinde devasa gedikler açmıştır. Örneğin Pele ve Maradona’nın kupayı kaldırdığı tarihi Estadio Azteca’nın 2026 standartlarına ulaşabilmesi için yapılan modernizasyon yaklaşık 300 milyon dolara mal olmuştur. Toronto’daki BMO Field’a salt kapasiteyi 45 bin sınırına çekebilmek için eklenen 17 bin geçici koltuğun faturası tam 157,9 milyon Kanada doları tutmuş, işletmeci şirketin sınırlı katkısı düşüldüğünde 132,9 milyon dolarlık devasa yük doğrudan vergi mükelleflerinin sırtına yüklenmiştir.

Dahası, suni çimlerin doğal veya özel hibrit çimle değiştirilme zorunluluğu tam bir mühendislik ve lojistik kabusuna dönüşmüştür. Seçilen on altı stadyumun sekizinin sentetik zemine sahip olması, eşi görülmemiş bir tarımsal operasyonu zorunlu kılmıştır. Miami’nin tropikal neminden Denver’ın yayla havasına kadar her stadyum için Tennessee ve Michigan Eyalet üniversitelerindeki uzmanlarca özel olarak laboratuvarlarda tasarlanan çimlerin, devasa çiftliklerde yetiştirilip binlerce kilometre taşınması dudak uçuklatan bir karbon ayak izi yaratmaktadır. Yalnızca finalin oynanacağı MetLife Stadyumu’nun zemin uyumu için 13 milyon dolarlık altyapı harcaması yapılmış, sahanın genişletilebilmesi uğruna 1.740 adet koltuk sökülerek devasa depolara kaldırılmıştır. Bahse konu zemin değişimlerinin alelacele yapılması, drenaj sistemlerinde aksaklıklara yol açmaktadır. Ortaya çıkan altyapı problemi, oyuncu sağlığını da doğrudan tehlikeye atmaktadır. Tüm bu uygulamalar, sürdürülebilirlik vaadinin ne denli büyük bir israf barındırdığını ve organizasyonların uluslararası standartlara uyum kisvesi altında nasıl görünmez maliyetler ürettiğini kanıtlamaktadır.

İKAME, DIŞLAMA VE SIZINTI

Yerel idareciler, milyarlarca dolarlık harcamaları meşrulaştırmak adına danışmanlık firmalarına hazırlattıkları abartılı ekonomik etki raporlarıyla topluma müjdeler sunarlar. Ne var ki bağımsız spor ekonomistlerinin yürüttüğü iktisadi analizler, beklentilerin büyük ölçüde bir illüzyon olduğunu üç temel mekanizma üzerinden göstermektedir.

İlk olarak “ikame etkisi” devreye girer. Turnuva döneminde kentsel aktörlerin biletlere veya lisanslı ürünlere harcadığı para, şehre dışarıdan giren yeni bir sermaye değildir. İlgili bütçe, normal şartlarda mahalledeki restorana, bağımsız bir tiyatroya veya sinemaya harcanacakken sadece yön değiştirerek küresel şirketlerin havuzuna kaymaktadır.

İkinci olarak, kentin olağan ziyaretçilerini uzaklaştıran “dışlama etkisi” yaşanır. Güney Afrika’nın 2010 deneyiminde açıkça görüldüğü üzere kalabalıktan, güvenlik çemberlerinden ve fahiş konaklama fiyatlarından kaçan geleneksel turistler ve iş insanları rotalarını başka ülkelere çevirir. New York ve Los Angeles gibi zaten yıl boyu yüksek turizm talebi olan şehirlerde söz konusu durum, oteller dolsa dahi net ekonomik büyümenin marjinal kalmasına neden olur.

Üçüncü ve kentsel doku için en yıkıcı mekanizma ise “sızıntı etkisidir”. Turistin yaptığı harcamalar yerel esnafın ve emekçinin refahına yansımaz. Geceliği 200 dolardan 800 dolara fırlayan bir otelin yarattığı ekstra kâr marjı doğrudan uluslararası zincirlerin merkezine veya hissedarların hesaplarına sızar. Seattle kenti bahse konu durumun somut bir örneğidir. Şehir yönetimi, altı maça ev sahipliği yapabilmek, emniyet mesailerini ödemek ve ulaşım ağlarını koordine etmek için 32 milyon dolar kamu kaynağı harcamıştır. Buna karşın, dört yıllık döngüde yaklaşık 13 milyar dolarlık devasa bir ticari hacim yaratan FİFA fahiş fiyatlarla satılan biletlerden ve milyarlarca dolarlık yayın haklarından kentin tabanına tek bir kuruş dahi pay vermemektedir. Bütün riskler ve operasyonel maliyetler halka yıkılırken, tüm kâr küresel tekellere kazandırılmaktadır.

TARİHSEL YIKIM BİLANÇOSU

Kentsel planlama bağlamında asıl tartışılması gereken husus, organizasyonlar için aceleyle kurgulanan devasa yapıların etkinlik sonrasındaki akıbetidir. Geçmiş organizasyonların bilançosu, kentsel gerçeklikten kopuk yatırımların ne denli ağır bedeller ürettiğini kanıtlamaktadır. Örneğin 1976 Montreal Olimpiyatları, Kanada halkına kendi kendini finanse eden 120 milyon dolarlık mütevazı bir etkinlik olarak pazarlanmıştı. Ne var ki yerel idarecilerin megaloman vizyonu ve yolsuzluklar sonucunda fatura 1,6 milyar dolara ulaşarak bütçeyi on üç kat aşmıştır. Şehir halkının “Büyük Borç” adını taktığı stadyumun borcu tam otuz yıl boyunca ödenmiş, müteallik süreçte kentin temel altyapı ve sosyal hizmetlerinden kısıntıya gidilmiştir.

Aynı yıkım 2004 Atina Olimpiyatları sonrasında da yaşanmıştır. Yunanistan devletinin aceleyle inşa ettiği milyarlarca avroluk tesislerin büyük çoğunluğu oyunlar biter bitmez çürümeye terk edilmiştir. Yıllık bakım masrafları dahi karşılanamayan devasa beton yığınları ve söz konusu akıl dışı harcama sarmalı, kamu maliyesini bütünüyle çökertmiş olup ülkeyi doğrudan 2009 Yunanistan Hükümeti Borç Krizi’ne sürükleyen asli yapısal kırılmalardan birini oluşturmuştur.

Futbol özelindeki en sarsıcı örnek ise Brezilya’nın 2014 Dünya Kupası deneyimidir. Yerel politikacıların gösteriş arzusuyla hiçbir ussal açıklaması olmayan on iki devasa stadyum inşa edilmiştir. Başkent Brasilia’da 900 milyon dolar harcanarak inşa edilen stadyum organizasyon sonrasında otobüs garajı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Amazon ormanlarının ortasındaki Manaus kentinde 260 milyon dolara inşa edilen 40.000 kişilik tesis ise turnuva sonrasında maç başına ancak birkaç bin taraftar çekebilen alt lig takımlarına terk edilmiş, işletme giderleri dahi ödenemez hale gelmiştir.

Günümüze yaklaştığımızda, sözde çevreci çözümlerin bile birer halkla ilişkiler faaliyeti olarak kaldığını görmekteyiz. Katar’ın 2022 Dünya Kupası için 974 adet geri dönüştürülmüş konteynerden inşa ettiği ve turnuva biter bitmez sökülüp bağışlanacağı vadedilen “Stadium 974” projesi bunun en net kanıtıdır. Tasarım gereği her bir çelik kirişine söküm kolaylığı için barkodlar yerleştirilmiş olmasına rağmen söküm, uluslararası nakliye ve yeniden montaj operasyonlarının yaratacağı astronomik maliyetler nedeniyle söz konusu stadyum 2026 yılı itibarıyla halen sökülememiş ve Doha limanı yakınlarında devasa bir metal yığını olarak atıl durumda beklemektedir.

FIRSAT MALİYETİ VE SONUÇ

Bir kentin böylesine büyük bir maliyetin altına girmesi, en temelde bir kamusal kaynak tahsisi tercihidir. Harcanan her bir kamu kaynağının, kentin acil ihtiyaç duyduğu metro, sosyal konut, hastane veya eğitim yatırımlarından kesilen devasa bir fırsat maliyeti olduğu idareciler tarafından topluma dürüstçe açıklanmalıdır.

Mega spor etkinliklerinin özünde, dünya barışını simgeleyen ve zengin ile yoksulu aynı heyecan etrafında buluşturan evrensel bir kardeşlik ruhu yatmaktadır. Nitekim spor, sınırları ve sınıfları aşan eşsiz bir birleştirici güce sahiptir. Ancak kârı, ticari imtiyazları ve yayın haklarını küresel şirketlerin tekeline bırakıp güvenlik maliyetlerini ve sosyal çöküşü doğrudan vergi mükelleflerinin omuzlarına yükleyen mevcut çarpık yapı bunun tam aksine hizmet etmektedir. Dahası, sporun temsil ettiği evrensel barış ve kapsayıcılık ideali, doğrudan doğruya organizasyonun mekânsal planlamasına da nüfuz etmek zorundadır. Kentsel alanı ayrıcalıklı küresel elitler ve dışlanan yerel halk olarak ikiye bölen arındırma pratikleri terk edilmelidir.

Ülke olarak ev sahipliğini üstlendiğimiz EURO 2032 organizasyonunun hazırlık süreçlerinde, bahse konu tarihsel uyarılardan ders çıkarılarak tüm kentlileri kucaklayan adil ve ussal bir mekânsal vizyonun hayata geçirilmesini ümit ediyor ve yeşil sahalarda ter döken A Milli Futbol Takımımıza yürekten başarılar diliyoruz.