Geçtiğimiz günlerde ardı ardına yaşanan ve gencecik hayatlara mal olan okul saldırıları, toplum olarak hepimizi derin bir sarsıntının içine itti.
Ekranlarda ve sayfalarda konunun farklı boyutlarına dair çeşitli analizler yapılmakta. Kuşkusuz ben ne bir hukukçuyum ne de klinik bir psikoloğum. Dolayısıyla meseleyi şiddet içerikli dijital oyunlara, aile içi iletişimsizliklere yahut bireysel travmalara bağlayan tartışmaları işin uzmanlarına bırakıyorum. Ancak ana mesaisini kent sosyolojisine, planlama pratiklerine ve kentsel mekânın toplumsal anlamına vermiş biri olarak, sadece basit bir bayındırlık hizmeti veya imar faaliyeti gibi algıladığımız mekân kararlarının, bu tür yapısal çöküşlerde oynadığı sessiz ama ölümcül role dair analizlerimi paylaşmayı da bir sorumluluk olarak görüyorum.
Modern kentleşme pratiklerimizde okulları, hastaneleri veya kamu binalarını kentin bir köşesine yerleştirirken meseleye ekseriyetle sadece fiziksel bir altyapı sorunu olarak bakarız. Oysa mekânın masumiyeti yoktur. Kentsel mekân, toplumsal ilişkilerin hem sahnesi hem de o ilişkileri üreten aktif bir ajandır. Nitekim Harvard Üniversitesinden Katherine S. Newman’ın Amerikan kasabalarındaki okul katliamlarını incelediği “Rampage” adlı ufuk açıcı çalışması da şiddetin salt bireysel bir sapma olmadığını kanıtlar. Newman’a göre bu eylemler, belirli sosyo-mekânsal koşullar bir araya geldiğinde ortaya çıkan yapısal sonuçlardır. Söz konusu kuramsal çerçeve, Türkiye’de art arda tanık olduğumuz bu iki acı vakayı kent planlaması üzerinden okumamız için bize oldukça sarsıcı bir büyüteç tutuyor.
KENTSEL YIĞILMALAR VE ERGEN EKOLOJİLER
İlk olarak kentsel yığılmaların yarattığı ergen ekolojilerini ve söz konusu yığılmaların planlama tarihindeki köklerini ele almak gerekir. Şanlıurfa Siverek örneğinde gördüğümüz “eğitim vadileri” veya “okullar kampüsü” pratiği çokça tercih edilmesine karşın bu trajidelerin sıklıkla görüldüğü yalıtılmış mekanlar yaratır. Temelleri 1933 tarihli Atina Şartı’na kadar uzanan, kenti işlevlerine göre kesin çizgilerle parçalara ayıran klasik ve katı “bölgeleme” (zoning) anlayışının tipik bir ürünüdür. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygınlaşan ve zamanla bize de ithal edilen uygulama; eğitimi, konutu ve ticareti birbirinden tamamen izole etmeyi hedefler. Biz plancılar bu yöntem ile dar bir coğrafi alana fen liselerinden meslek liselerine kadar sayısız kurumu yığarak mekânsal ve idari bir kolaylık sağladığımızı düşünüyoruz. Oysa binlerce ergeni devasa beton blokların arasına, kent hayatının doğal akışından ve yetişkin gözetiminden tamamen kopuk dar fiziksel sınırlara hapsettiğimizde, orası artık eğitici bir alan olmaktan çıkıp kendi kapalı ve tekinsiz kültürünü üreten bir izolasyon bölgesine dönüşür.
Söz konusu mekansal yığılmalar, akran zorbalığının, sosyal hiyerarşinin ve acımasız bir rekabetin her an yeniden üretildiği alanlara dönüşür. Newman’ın teorisinde sosyal marjinalleşme olarak adlandırılan süreç, tam da bu tür mekânlarda en sert yüzünü gösterir. Kurumdan atılan, başarısız olan veya sistemin dışına itilen bir genç için o devasa kampüs, dışlanmışlığının her gün yüzüne vurulduğu fiziksel bir anıttır. Saldırganın hedef olarak kendisine yabancı bir yeri değil de dışlandığı fiziksel mekânı seçmesi, aslında zihninde yıkamadığı hiyerarşiyi kaba kuvvetle çökertme teşebbüsüdür.
SOSYAL SERMAYENİN KARANLIK YÜZÜ
İkinci mekânsal yanılgımız ise yüksek sosyal sermayeye sahip kent parçalarının suça karşı tamamen bağışık olduğuna inanmamızdır. Kahramanmaraş Onikişubat örneğinde karşımıza çıkan tablo, tam da bu kentsel yanılgının iflasıdır. Refah seviyesi yüksek, parklarla, sosyal donatılarla ve bankalarla çevrili, orta-üst sınıfın yaşadığı steril banliyöler vatandaşlar açısından kusursuz görünür. Buralarda suç olgusunun yeşerebileceğini belirten, bizim gibi küçük bir azınlığın görüşleri ise genellikle görmezden gelinir. Aileler çocuklarını güvenle okula gönderdiklerini düşünerek, kapalı sitelerinin kapısındaki göstermelik önlemler marifetiyle bir güvenlik simülakrında yaşadıklarını fark etmezler. Ancak sosyolojik veriler, tam da bu yüksek sosyal sermayeli ve düzenli(!) kentsel dokularda yapısal gözetim başarısızlığının devreye girdiğini yüksek sesle söylemektedir.
Bu tür steril mahallelerde herkes belirli bir statüye sahiptir. Emniyet mensuplarının, başarılı bürokratların veya öğretmenlerin çocuklarının birer tehlike kaynağı olabileceği kimsenin aklına gelmez. Eğer bir çocuk tuhaf davranışlar sergiliyorsa, çevresi veya okul yönetimi bunu sadece basit bir ergenlik bunalımı olarak kodlar. Mekânın o düzenli, temiz ve sorunsuz görünen fiziksel yapısı, toplumun gözüne adeta kalın bir perde çeker. “Bizim nezih mahallemizde veya bizim seçkin okulumuzda böyle şeyler olmaz” kibri, içeride büyüyen tehlike sinyallerini görünmez kılar. Güçlü sosyal bağlar ve kentsel refah, ironik bir biçimde en büyük sırların saklanmasına ve tehlikenin radarın altından sessizce geçmesine hizmet eder.
MİMARİ İZOLASYON VE KOPYALAMA ETKİSİ
Okul mimarisinin kendisi de dışlanma süreçlerini besleyen bir yapıya bürünmüştür. Devasa ve soğuk koridorlar, gözetimin her an hissedildiği ancak bireyin kendini güvende hissedeceği kişisel sığınaklardan yoksun donuk tasarımlar, öğrencinin iç dünyasındaki sıkışmışlığı artırmaktadır. Kurumlarımız, rehberlik servisinin gördüğünü idarenin bilmediği, ebeveynin ise tamamen karanlıkta kaldığı yapısal bir gizlilik zırhıyla birbirinden kopuk işleyen mekanizmalara dönüşmüştür. Gençler arasında yaygın olan ve yetişkinlere bilgi vermeyi “ispiyonculuk” olarak damgalayan katı sessizlik kodu, bu mimari kopukluk içinde daha da güçlenir.
Tüm bu mekânsal ve kurumsal zafiyetler, silahlara denetimsiz erişimle birleştiğinde ortaya çıkan tablo bir felakettir. Üstelik Kahramanmaraş’taki olayın Şanlıurfa’daki olaydan sadece yirmi dört saat sonra gerçekleşmesi, dijital çağda şiddetin ve kültürel senaryoların mekânları ne kadar hızlı aştığını gösteren korkunç bir kopyalama etkisidir. Medyadaki yankı, potansiyel failin zihninde halihazırda kuluçka evresinde olan şiddet fantezisini tetikleyen nihai bir sinyal işlevi görmüştür.
ÇÖZÜM İÇİN TASARIM
Toplumsal bir cinnet halini sadece faillerin psikolojisi veya ekran bağımlılıkları üzerinden tartışarak kalıcı ve ussal bir çözüme varamayız. Okul binalarını kentin dokusuna nasıl yerleştirdiğimiz, gençleri mekânsal olarak nasıl grupladığımız ve fiziksel dokunun nasıl bir sosyal kültür ürettiği, kent yönetiminin en temel tartışma konuları olmalıdır.
Şehir plancıları, mimarlar ve karar alıcılar, harita üzerinde sadece binaların sınırlarını değil toplumun psikolojik ve sosyal sınırlarını da çizdiklerini artık idrak etmek zorundadır. Bahse konu trajediler, sadece bir güvenlik eksikliğinin veya bireysel cinnetin değil kentlerimizi ruhsuz birer yığınak alanına çeviren mekanik anlayışın da dramatik bir iflasıdır. Kentsel mekânı, insanı ve toplumu merkeze alan daha derinlikli bir vizyonla yeniden tasarlamadığımız sürece, kurduğumuz duvarlar bizi korumaya yetmemeye devam edecektir.