Bu ülkede artık neredeyse her mahallenin, her ilçenin, her memleketin, her meslek grubunun bir derneği, bir vakfı, bir platformu var.

Yardım kuruluşlarının sayısı her geçen gün artıyor. Peki aynı hızla yoksulluk azalıyor mu? İhtiyaç sahibi insanların sayısı düşüyor mu? Sokakta aç kalan, eğitim masrafını karşılayamayan, kirasını ödeyemeyen insanların dramı sona eriyor mu?

Ne yazık ki hayır...

Tam tersine, yardım bekleyen insanların sayısı her geçen gün artarken, yardım kuruluşlarının sayısı da katlanıyor. İşte asıl sorulması gereken soru burada başlıyor:
Bunca dernek, vakıf ve sivil toplum kuruluşu tam olarak neyi çözüyor?

Elbette gerçekten gece gündüz çalışan, tek bir kuruşun hesabını veren, ihtiyaç sahiplerine ulaşan, gönüllülük ruhuyla hareket eden kuruluşlar var. Onların emeğini görmezden gelmek haksızlık olur. Ancak toplumun güvenini zedeleyen başka bir gerçek de var.

Bugün bazı dernekler; sosyal dayanışma üretmek yerine kişisel çevre oluşturmanın, makam edinmenin, siyasetle yakınlaşmanın, ihale ve nüfuz ilişkilerinin ya da kişisel prestij sağlamanın aracı hâline gelmiş durumda. Yönetim kurullarında yıllardır değişmeyen isimler, sadece protokol fotoğraflarında görünen başkanlar ve faaliyet raporlarından ibaret kalan çalışmalar...

Yardım kolileriyle çekilen fotoğraflar, sosyal medyada paylaşılan gösterişli organizasyonlar, açılış törenleri... Fakat aynı mahallede yaşayan gerçek ihtiyaç sahipleri hâlâ kapı kapı dolaşıyor.

Bir başka dikkat çeken konu ise memleket dernekleri...
İnsanlar doğdukları şehirlerin kültürünü yaşatmak, hemşehrileri arasında dayanışmayı güçlendirmek amacıyla kurulan bu yapılar zamanla gerçekten bu amaç için mi çalışıyor? Yoksa seçim dönemlerinde hatırlanan oy depolarına, belirli grupların güç gösterisi yaptığı alanlara mı dönüşüyor?

Eğer binlerce yardım kuruluşu gerçekten görevini eksiksiz yerine getiriyorsa, neden her gün yeni yardım kampanyaları açılıyor? Neden çocuklar eğitimden kopuyor? Neden yaşlılar ilaç almakta zorlanıyor? Neden gençler burs bulamıyor?

Belki de artık yardım kuruluşlarının sayısını değil, etkisini konuşmanın zamanı gelmiştir.

Toplanan bağışların ne kadarının gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştığı, idari giderlerin ne olduğu, yöneticilerin hesap verip vermediği ve faaliyetlerin bağımsız şekilde denetlenip denetlenmediği toplum tarafından daha fazla sorgulanmalıdır.

Çünkü güven, yardımın en önemli sermayesidir.

Yardım etmek kutsaldır. Ancak yardımı bir vitrine, bir kariyer basamağına ya da kişisel çıkar aracına dönüştürmek hem toplumsal vicdanı yaralar hem de gerçekten yardım bekleyen insanların hakkını gölgeler.

Son söz olarak tek bir soru sormak yeterli...

Eğer bu kadar çok yardım derneği, vakıf ve sivil toplum kuruluşu gerçekten görevini eksiksiz yapıyorsa, bu ülkede hâlâ neden milyonlarca insan yardım bekliyor?