Bazı dönemler vardır ki şartlar ağırlaştıkça, Anadolu’da ayakta kalabilmenin ve bir devleti yönetmenin sorumluluğu adeta ateşten bir gömleğe dönüşür. Tarih boyunca bu topraklar nice fırtınalar gördü. İçeride ekonomik, sosyal ve siyasi baskılar; dışarıda ise bitmeyen hesaplar… İşte böyle zamanlarda devlet yönetmek yalnızca makam sahibi olmak değil, aynı zamanda ağır bir sorumluluğu omuzlamak demektir.

Toplumların zor dönemlerinde sözlerin ve sloganların etkisi bir yere kadardır. Hamaset, bir süreliğine kalpleri coşturabilir, kitleleri motive edebilir. Ancak savaşın ve mücadelenin diyalektiği farklı işler. Çünkü gerçek sınav, bıçağın kemiğe dayandığı o anda başlar. İşte o noktada söylemler değil, irade konuşur. Verilecek kararlar, gösterilecek cesaret ve sergilenecek akıl, bir milletin kaderini belirler.

Tarih bize şunu öğretir: Büyük krizler, büyük liderlikleri ortaya çıkarır. Milletler, en karanlık anlarında pusulalarını kaybetmemek için güçlü bir irade arar. Çünkü o eşik, sadece bir siyasi dönemeç değil; bir varoluş meselesidir. Orada atılan adımlar, yalnız bugünü değil, yarınların istikametini de tayin eder.

Anadolu’nun hafızasında böyle bir eşik çok iyi bilinir. İşgal yıllarında, umutsuzluk bulutlarının ülkenin üzerine çöktüğü bir dönemde, milletin kaderini değiştiren bir irade ortaya çıkmıştı. O irade, yalnızca askeri bir başarı değil; aynı zamanda bir milletin özgüvenini yeniden inşa eden bir liderlikti.

Bu yüzden zor zamanlar geldiğinde, toplumun hafızası kendiliğinden geçmişe döner. İnsanlar güçlü bir aklı, kararlı bir duruşu ve korkusuz bir iradeyi hatırlar. Çünkü milletler, kader anlarında yalnızca yönetilmeyi değil; yön gösterilmesini ister.

İşte tam da o kıyamet eşiğinde, gönüller ve gözler hep aynı sorunun cevabını arar:

Bu topraklara yeniden yön verecek irade var mı?

Ve Anadolu’nun hafızasında o iradenin adı çoğu zaman aynıdır:

MUSTAFA KEMAL.