Bugün takvimler 14 Mart’ı gösteriyor; ancak bu tarih bizim için sadece bir rakamdan ibaret değil, bir varoluş destanıdır. Kimileri için sıradan bir bahar sabahı, kimileri içinse bir "kutlama" günü olan bu an; o beyaz önlüğün içinde atan kocaman yürekler için uykusuz geçen ömürlerin, tutulan amansız nöbetlerin, bir nefes sıhhat uğruna verilen kutsal savaşların ve en önemlisi, insanı yaşatma sevdasının yeryüzündeki adıdır.

Bu tarih, sadece bir takvim yaprağı değil; 1919’un o zifiri karanlık işgal altındaki İstanbul’unda, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin o cesur genci Tıbbiyeli Hikmet Boran ve arkadaşlarının devasa bir imparatorluğun küllerinden yaktığı o hürriyet meşalesidir.

O günün "Tıbbiyelileri" vatan savunması için nasıl en öne, ölüme meydan okurcasına atıldıysa; bugünün hekimleri de aynı sönmez ruhla, pandeminin en karanlık günlerinden depremin en soğuk gecelerine kadar her türlü felakette canlarını bir siper gibi feda ederek en ön safta duruyorlar.

Çünkü hekimlik, yalnızca kitaplardan ezberlenen soğuk formüllerden ibaret değildir; tıp, bir annenin gözündeki sessiz feryadı dindirmek, kendi yorgunluğunu hastasının nefesine kurban etmek ve hiç tanımadığı bir insanın kalbi atsın diye kendi hayatından feragat edebilme mucizesidir.

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN ŞİFACILARIMIZ VE SÖNMEYEN IŞIKLAR

Bu topraklar, yüzyıllar boyunca bilimin, vicdanın ve şifanın ana kucağı olmuş; bugünün modern tıbbı bu coğrafyada yetişen eşsiz dâhilerin devasa omuzlarında yükselmiştir. Hekimliğin sadece bir meslek değil, nesiller boyu aktarılan ilahi bir miras olduğunu bizlere en başta büyük üstadımız İbn-i Sina kanıtlamıştır.

Batı dünyasının "Hekimlerin Şahı" olarak önünde saygıyla eğildiği bu deha, yazdığı El-Kanun fi't-Tıbb eseriyle asırlarca Avrupa’nın karanlık koridorlarını aydınlatmış, bedeni iyileştirirken ruhun o mahzun derinliklerini de ihmal etmeyerek bize "önce insan" demeyi öğretmiştir.

Ondan devralınan bu şifalı neşter, 15. yüzyılda Amasya’nın manevi havasında Sabuncuoğlu Şerefeddin’in ellerinde bir sanat eserine dönüşmüştür; ilk Türkçe cerrahi eser olan Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'yi kaleme alan bu koca yürekli hekim, keşfettiği yöntemleri önce kendi bedeninde sınayacak kadar mesleğine aşık, hastasına sadık bir fedakarlık abidesidir.

Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte bu bayrak yarışı, uluslararası bir onur nişanesine dönüşmüştür. Kendi adıyla anılan "Behçet Hastalığı"nı tıp literatürüne altın harflerle kazıyan Hulusi Behçet, Türk hekimliğinin asaletini ve ilmi kudretini tüm dünyaya haykırmıştır.

Bu azmin ve zekanın modern çağdaki en görkemli temsilcisi olan Prof. Dr. Aziz Sancar ise, DNA’nın onarım mekanizmalarını haritalandırarak aldığı Nobel Ödülü ile bugün tıp fakültelerinin tozlu amfilerinde sabahlayan her bir gencin kalbinde sönmeyecek bir başarı ateşi yakmıştır.

Bu isimlerin her biri, ellerindeki o kutsal şifa meşalesini bugünün doktorlarına devrederken bizlere "imkansız" diye bir şeyin olmadığını, sadece sarsılmaz bir inanç ve sonsuz bir şefkat olduğunu fısıldamaktadırlar.

ŞİFA DAĞITAN ELLERİN KUTSAL EMANETİ VE MİNNET BORCUMUZ

Hekimlik, yeryüzünün en kadim ve en mukaddes sanatıdır; çünkü onun ham maddesi, kainatın en eşsiz varlığı olan insandır. Bir cerrahın neşterindeki o titiz denge, bir aile hekiminin yaşlı bir teyzenin elini tutuşundaki evlat vefası ya da bir acil servis doktorunun kan revan içinde, saniyelerle girdiği o devasa yaşam savaşı...

Hepsi tek bir yüce gayeye; tek bir nefese, tek bir gülümsemeye hizmet eder. Onlar, kendi evlatlarının ilk adımlarını kaçıran, bayram sabahlarını dezenfektan kokulu hastane koridorlarında karşılayan ve yastığa başlarını koyduklarında bile zihinlerinde hala iyileştirmeye çalıştıkları o hastanın hayaliyle uyuyan isimsiz kahramanlardır.

Zaman zaman hırpalansalar da, hak ettikleri o tek bir "teşekkür" kelimesinden mahrum kalsalar da, onlar her sabah o beyaz önlüğü sanki cennetten bir giysiymişçesine, sonsuz bir onurla kuşanırlar. Çünkü bilirler ki; dindirdikleri her sancı, hayata bağladıkları her can, bu fani dünyaya bırakılmış en asil imza ve en büyük mirastır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün "Beni Türk hekimlerine emanet ediniz" diyerek tescillediği o sarsılmaz güven, bugün de her bir hekimimizin göğsünde bir istiklal madalyası gibi parlamaya devam etmektedir.

SELAM OLSUN HAYATIN NÖBETÇİLERİNE!

Bugün, hastane koridorlarında yankılanan o telaşlı ayak seslerinin, stetoskopun ucundaki o mucizevi kalp atışının paha biçilemez değerini bir kez daha ruhumuzun en derininde hissediyoruz.

Şiddetin karanlık gölgesinden tamamen arınmış, emeğin ve alın terinin hakkıyla kutsandığı, bilimin ışığı ve vicdanın pusulasıyla yükselen bir gelecek hayalimizden asla vazgeçmeyeceğiz.

Başta bu çetin ve kutlu yola ömrünü feda etmiş emektar hekimlerimiz olmak üzere, tüm sağlık emekçilerinin 14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun...

Sizler bu vatanın şifası, insanlığın tükenmeyen umudusunuz. İyi ki varsınız, iyi ki varsınız, iyi ki hayatın ve yarınların yorulmaz, yıkılmaz nöbetçisisiniz...