Gelin dostlar… Bugün her şeyi bir kenara bırakalım. Şöyle biraz duralım, duralım da biraz "durulalım." Bugün kimseyle yarışmayalım, hiçbir yere yetişmeyelim.
Dünyanın o sağır edici uğultusunu kapının dışında bırakalım. Sokakların telaşını, avucumuzda titreyen telefonların o bitmek bilmeyen gürültüsünü, bizi asıl dünyadan koparan ekranların parlak yalanlarını…
İnsanların birbirini duymadan konuştuğu, seslerin birbirine karıştığı bu hırçın dünyayı bir anlığına sessize alalım.
Çünkü inanın bana, biraz sessizlik en çok ruhumuza iyi gelir. Sessizliğin o duru gölüne yansıyan hakikati görmeye hepimizin ihtiyacı var.
Hiç düşündünüz mü; dünya neden bu kadar gürültülü? Herkes konuşuyor, herkes anlatıyor, herkes "en çok benim sesim duyulsun" diyor.
Ama insan bazen yastığa başını koyduğunda o acı soruyu soruyor; "Sahi, biz gerçekten birbirimizi duyuyor muyuz? Yoksa sadece sesler mi çarpıyor kulaklarımıza?"
Belki de mesele kulaklarımızda değil dostlar; belki de mesele, aramıza ördüğümüz o görünmez duvarların, bizi birbirimize yabancılaştırmış olmasıdır.
MERHAMETİN ÖTESİNDE, ADALETİN KALBİNDE
İşte tam bu sorgulamanın orta yerinde, Anadolu’nun o vakur kalbinden, Niğde’den öyle bir haber geldi ki; insanın içindeki "adalet" ve "eşitlik" duygusunu yeniden tazelemek gerekiyor. Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi ile Niğde Halk Eğitimi Merkezi Müdürlüğü’nün başlattığı o "İşaret Dili Seferberliği"…
Dostlar, gelin şimdi birbirimize karşı dürüst olalım. Biz genelde "engellilik" denince hemen vicdanımıza sığınır, merhamet duygularımızı kabartırız. Ama durup bakınca görüyorsunuz ki; bu sadece bir eğitim değil, bir şehrin "iletişim adaleti" için attığı dev bir adımdır.
Biliyor musunuz, engelli bireyler bizden acıma beklemiyor. Onlar; bu toplumun öznesi, bu vatanın eşit haklara sahip evlatları. Onların beklediği şey merhamet değil; erişilebilir bir dünya.
Duyabilen bireylerin işaret dili öğrenmesi, bir "lütuf" ya da bir "iyilik" değildir. Bu, iletişimin her kesim için eşitlendiği bir toplumsal beceridir.
Bir insanın kendi dilinde hizmet alması, topluma tam ve eşit katılım sağlaması onun en doğal hakkıdır. Bizim görevimiz ona acımak değil, o hakkın önündeki engelleri parmak uçlarımızla kaldırmaktır.
VİZYONDAN HAKİKATE UZANAN BİR YOL
Bu kutlu yolculuğun kalbinde, her bir adımı büyük bir titizlikle ören ve bu süreci sadece bir koordinasyon değil, bir "eşitlik davası" bilinciyle büyüten Engelli Öğrenci Birimi Koordinatörü Dr. Öğr. Üyesi Hidayet Dikici var.
Bu gayretin arkasındaki asıl güç ise bir idealin sese dönüşmesidir. Sayın Rektör Prof. Dr. Hasan Uslu’nun ortaya koyduğu o kararlı "engelsiz üniversite" vizyonu, bugün kampüsün soğuk duvarlarını aşarak şehrin damarlarına sızmış, toplumsal bir hak arayışına ve sessiz bir devrime dönüşmüştür.
Peki, bu eğitimler hayatta neye mi karşılık geliyor? Gelin, geçtiğimiz günlerde yaşanan o muazzam ana gidelim:
"Kampüsün sınav heyecanıyla kavrulduğu o gün, kapıda bir güvenlik görevlimiz nöbetteydi. Ama o, sadece asayişi değil, gönül köprülerini de bekleyen bir "hak koruyucusu" olmuştu aldığı işaret dili eğitimle. Sınava girmek için gelen, heyecandan elleri titreyen işitme engelli bir aday; derdini, yerini, saatini anlatamamanın o derin kaygısı içinde kapıda kalakalmıştı.
İşte o an, güvenlik görevlimiz parmak uçlarını devreye soktu. Sessizce ama binlerce kelimeden daha güçlü bir dille "Hoş geldin, sınav salonun şurası, ben yanındayım" dedi.
O engelli kardeşimizin yüzünde beliren o rahatlama, o "nihayet anlaşıldım" duygusu var ya... İşte o an, güvenlik görevlisi sadece bir kapıyı açmadı; bir insanın geleceğine giden engeli yıktı."
Bu bir "iyilik" değil dostlar; bu, bir kamu hizmetinin, bir vatandaşlık hakkının olması gerektiği gibi, yani "herkes için" yerine getirilmesidir.
SESSİZLİĞİN EN GÜR ÇIĞLIĞI: İSTİKLAL MARŞI
Programın sonunda öyle bir an yaşandı ki, orada dünya durdu. Hiçbir enstrüman çalmadı, hiçbir ses yükselmedi ama salon koca bir çığlığa dönüştü. İstiklal Marşı’mız, bu kez parmak uçlarında can buluyordu.
O "Korkma!" nidası bir el hareketiyle havayı yardığında, insanın boğazı düğümleniyor. Çünkü orada sadece bir marş okunmuyor; oradaki her parmak hareketi, hürriyetin en gür sesinden daha etkili birer mısraya dönüşüyor. Gözyaşları coşkuya karışıyor o an. Sessizliğin içinden dünyanın en gür orkestrası yükseliyor sanki: "Biz buradayız, beraberiz ve eşitiz!"
SON SÖZ: BİR ŞEHRİN DİLİNİ BÜYÜTMEK
Niğde’de bugün parmak uçlarıyla yazılan bu hikâye bize en büyük şu gerçeği hatırlatıyor. En büyük engel bedende değil, "herkesin aynı şekilde duyup konuşması gerektiğini" dayatan o dar zihniyettedir. Ve bugün o engel, bu şehrin bilinçli insanları tarafından yıkılıyor.
Bu sessiz ama gür adımlı devrime emek verenlere; Sayın Rektör Hasan Uslu’ya, Dr. Öğr. Üyesi Hidayet Dikici'ye, Halk Eğitimi Merkezi Müdürü Orhan Çetin’e ve o sınıflarda "başka bir dünya mümkün" diyen her bir kursiyere teşekkürler.
Siz sadece bir kurs başlatmadınız; siz bir şehrin dilini, herkesi kapsayacak kadar büyüttünüz. Yıllar sonra Niğde’yi anlatanlar belki de şöyle diyecek:
“Orada bir şehir vardı… İnsanların birbirini anlaması için merhamete değil, eşitliğe, hakka ve onurlu bir iletişime inandığı bir şehir.”
İyi ki varsınız. Ve unutmayalım dostlar; en güçlü bağlar sesle değil, birbirimizin haklarına duyduğumuz o sarsılmaz saygıyla kurulur.