Fatih Ürek’in ardından söylenen sözler üzerinden, hayattayken değer vermeyi unuttuğumuz insanlara dair bir yüzleşme yazısı...
Bazı insanlar vardır, yaşarken sessizce yalnız bırakılır, öldükten sonra gürültüyle sahiplenilir.
Fatih Ürek de onlardan biri oldu.
Hayattayken sahneler dardı.
Telefonlar çoğu zaman meşguldü.
“Bir ara görüşelim” denirdi ama o ara hiç gelmezdi.
Hatırlanmak için güçlü bir gerekçe yoktu, çünkü bu ülkede insanlar, çoğu zaman ancak yoklukları kesinleştiğinde hatırlanır.
Ama ölüm haberi geldiğinde tablo değişti.
Bir anda herkes çok yakındı.
Paylaşımlar ardı ardına geldi.
Cümleler uzadı, duygular büyüdü, kelimeler çoğaldı.
İşte tam burada insanın aklına o rahatsız edici soru düşüyor:
Bu sevgi neden yaşarken bu kadar sessizdi?
Fatih Ürek’in geride bıraktığı en çarpıcı şey, ne şarkılarıydı ne de ekran anıları…
Asıl mesele, hayata dair söyledikleriydi.
Çünkü o, yaşarken alkışın eksikliğini hissetti,
öldükten sonra ise alkışın fazlasıyla geldiğini gördük.
Ama kabul edelim, alkış insan öldükten sonra pek işe yaramıyor.
Bir de vasiyeti vardı.
Ne mal dedi, ne mülk…
Sesi hiç yükselmeden, büyük cümleler kurmadan şunu söyledi:
“Benim adıma bir okul olsun.”
Bu cümle çok şey anlatır.
Gösterişi değil, anlamı seçtiğini anlatır.
Unutulmamayı değil, faydalı olmayı istediğini anlatır.
Bazıları hayattan ayrılırken miras bırakır, bazıları borç…
Fatih Ürek, bir duruş bıraktı.
“Benim adıma bir okul olsun” derken, gösterişsiz ama derin bir iz bırakmak istediğini söylüyordu.
Parayla değil, faydayla anılmayı seçmişti.
İşte bu yüzden, bugün “vasiyet” diye yeniden dolaşıma giren o sözler,
hikâyenin en çıplak ve en ağır yerinde duruyor.
Bu bir hayır temennisi değildi sadece,
bir insanın kendine bıraktığı nottu.
Gösterişin değil, iz bırakmanın,
alkışın değil, işe yaramanın notu…
Bazıları adını tabelaya yazdırmak ister.
Bazıları bir fotoğrafın altına.
Bazıları bir taşın üstüne…
Fatih Ürek’in istediği daha başkaydı:
Bir çocuğun defterine, bir okulun kapısına, bir sınıfın tahtasına…
Yani hayata.
Ama Fatih Ürek sadece bir vasiyet bırakmadı. Bir de kırgınlığını bıraktı. Açık açık söyledi: “Gönlümü kıran insanlar var.”
Ne isim verdi ne hesap sordu.
Ama çok net bir hakikati geride bıraktı:
Herkes affetmek zorunda değil.
Belki de kabul etmesi en zor gerçek bu.
Çünkü ölünün ardından iyi konuşmak kolay.
Asıl zor olan, insan hayattayken adil olmak.
Keşke bazı “canım”lar,
bazı “kardeşim”ler,
bazı “ne kadar kıymetliymiş”ler
biraz daha erken söylenseydi.
Ama biz geç kalmayı severiz.
Sonra da vicdanımızı,
iki satırlık bir paylaşımla rahatlatırız.
Bugün Fatih Ürek’in ardından konuşulanlar, aslında Fatih Ürek’i değil, bizi anlatıyor.
Kimi ne zaman hatırlıyoruz,
kimi ne zaman görmezden geliyoruz,
kimi ne zaman “değerli” ilan ediyoruz…
Geride kalan en büyük miras, işte bu sorular.
Ve kabul edelim,
cevapları pek konforlu değil.
Bu yazı Fatih Ürek için değil sadece.
Bu yazı, hayattayken değer vermeyi unuttuklarımız için.
Ve evet…
İnsanda biraz utanma olur.