Pekin'deki görev yıllarımda yakından gözlemlediğim 'Tek Çocuk Politikası', bugün Çin'in karşısına enerji krizinden veya jeopolitik rekabetten çok daha sinsi ve derin bir demografik fatura çıkarıyor.
Çin denildiğinde akla ilk olarak dünyanın en büyük üretim üssü, yüksek hızlı tren ağları, dev limanlar, yapay zekâ yatırımları ve teknolojik yükseliş geliyor. Son kırk yılda yüz milyonlarca insanı yoksulluktan çıkaran bu ekonomik dönüşüm, modern tarihin en büyük kalkınma hikâyelerinden biri olarak kabul ediliyor.
Ancak bu etkileyici başarı öyküsünün altında, gelecekte Çin’in büyümesini enerji açığından, teknoloji ambargolarından ve hatta jeopolitik rekabetten daha derinden etkileyebilecek sessiz bir kriz büyüyor: demografi, özellikle de “kadın açığı” ve yaşlanan nüfus.
Çin’in bugün aynı anda birçok stratejik sorunu var. Dünyanın en büyük kömür üreticisi olmasına rağmen petrol ve doğal gazda ithalata bağımlı. Amerikan ihracat kontrolleri nedeniyle ileri yarı iletkenlere erişimde önemli kısıtlamalarla karşılaşıyor. Nüfus yaşlanıyor, iş gücü daralıyor ve sosyal güvenlik sistemi giderek ağırlaşan bir yük taşıyor.
Ancak bana göre bunların hiçbiri, yaklaşık kırk yıl önce alınan bir siyasi kararın geride bıraktığı demografik miras kadar uzun vadeli değildir.
Enerji santrali inşa edebilirsiniz.
Çip fabrikası kurabilirsiniz.
Yeni teknolojiler geliştirebilir, doğal gaz ithal edebilir, kritik mineraller satın alabilirsiniz.
Fakat doğmasına izin verilmemiş milyonlarca kız çocuğunu geri getiremezsiniz.
Demografi, ekonomi politikalarının en yavaş ama en acımasız sonucudur. Yanlış kararların faturası seçim dönemlerinde değil, nesiller boyunca ödenir.
TEK ÇOCUK POLİTİKASININ BEKLENMEYEN BEDELİ
Bugün Çin’in yaklaşık 1,4 milyarlık nüfusunun yaklaşık 717 milyonu erkek, 688 milyonu ise kadın. Aradaki yaklaşık 29 milyonluk fark, tek başına birçok Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan daha büyüktür. Doğal koşullarda doğumlarda erkek bebek sayısı kızlardan biraz fazla olur; ancak erkeklerin yaşam boyu ölüm oranları daha yüksek olduğu için bu fark zaman içinde büyük ölçüde kapanır.
Çin’de ise uzun yıllar boyunca doğumdaki cinsiyet oranı doğal sınırların çok üzerine çıktı. 2010 yılında her 100 kız bebeğe karşılık yaklaşık 118 erkek bebek doğuyordu. Son yıllarda bu oran 111 seviyelerine gerilese de geçmişte oluşan boşluğu kapatmak artık mümkün görünmüyor.
Bu tabloyu yalnızca tek çocuk politikasıyla açıklamak eksik olur. Çin toplumunda erkek çocuk tercihi yüzyıllardır güçlüydü. Soyun erkek üzerinden devam etmesi, yaşlanan anne ve babaya oğulların bakacağı inancı ve tarım toplumunun gelenekleri erkek evladı aile için daha değerli hâle getiriyordu.
1979 yılında uygulamaya konulan tek çocuk politikası ise bu kültürel eğilimi devlet politikasıyla birleştirerek tarihte benzeri az görülen bir demografik dengesizlik yarattı.
Pek çok aile tek çocuk hakkını erkekten yana kullanmak istedi. Ultrason teknolojisinin yaygınlaşmasıyla cinsiyet seçimine dayalı kürtajlar arttı. Bazı kız çocukları nüfusa hiç kaydedilmedi, bazıları terk edildi, bazıları ise evlatlık verildi.
Devlet, nüfus artışını kontrol altına almayı başardı; ancak aynı zamanda toplumun doğal cinsiyet dengesini de bozdu. Bugün Çin’in karşı karşıya olduğu sorun, yalnızca daha az çocuk doğması değil, yanlış demografik yapının artık geri döndürülemez hâle gelmesidir.
PEKİN’DEN HATIRLADIĞIM
Pekin’de görev yaptığım yıllarda bu politikanın insanların günlük hayatına nasıl nüfuz ettiğini yakından gözlemleme fırsatım oldu.
Bir akşam yemeğinde Çinli bir dostum tek oğlunu göstererek şöyle demişti: “Bizim ailemizin bütün geleceği onun omuzlarında.”
O gün bana sıradan gelen bu cümle, bugün geriye dönüp baktığımda Çin’in yaşlanan nüfusunun en özlü tanımı gibi geliyor.
Çünkü o tek çocuk yalnızca anne ve babasının değil, çoğu zaman dört büyükanne ve büyükbabasının da geleceğinden sorumlu hâle geliyor. Çin’in meşhur 4-2-1 aile modeli, yani dört büyükanne ve büyükbaba, iki ebeveyn ve bir çocuk, bugün sosyal güvenlik sisteminin de en büyük baskılarından birini oluşturuyor.
Bazen tek bir cümle, sayfalarca istatistikten daha fazla şey anlatır.
EVLİLİK ARTIK BİR EKONOMİ MESELESİ
Bugün bu demografik dengesizliğin en görünür sonuçlarından biri evlilik piyasasında yaşanıyor.
Çince’de evlenemeyen erkekleri tanımlamak için kullanılan guang gun, yani “çıplak dallar” ifadesi, aile soyunu devam ettiremeyen erkekleri anlatıyor.
Kadın sayısı azaldıkça evlilik yalnızca duygusal değil, aynı zamanda ekonomik bir rekabete dönüşüyor.
İyi eğitim, yüksek gelir, istikrarlı iş ve özellikle konut sahibi olmak. Eş bulabilmenin en önemli şartları hâline geliyor.
Çin’in iç bölgelerinden birinde konuştuğum yaşlı bir baba bana yıllarca para biriktirdiğini anlatarak demişti ki: “Ev olmadan gelin gelmez.”
Aslında bu söz, Çin ekonomisinin önemli bir bölümünü açıklıyor.
Milyonlarca aile yalnızca yatırım amacıyla değil, oğullarının evlilik şansını artırabilmek için konut satın almaya çalışıyor. Böylece demografik dengesizlik konut piyasasını, tasarruf oranlarını, tüketimi ve ailelerin borçlanma davranışını doğrudan etkiliyor.
KADIN SAYISI AZALINCA NE DEĞİŞİYOR?
İlk bakışta kadın sayısının az olmasının onların pazarlık gücünü artırdığı düşünülebilir.
Belirli ölçüde bu doğrudur.
Ancak kadın kıtlığı otomatik olarak kadın özgürlüğü anlamına gelmiyor Çin’de.
Tam tersine, kadınların daha erken evlenmeleri, daha fazla çocuk sahibi olmaları ve aileyi sürdürmeleri yönündeki toplumsal baskılar güçlenebilir.
Kadının “kıt kaynak” olarak görülmesi, insan ticareti, zorla evlilikler ve komşu ülkelerden kadın kaçakçılığı gibi ciddi sosyal sorunları da beraberinde getiriyor.
Nitekim Çin son yıllarda Myanmar, Vietnam ve Kuzey Kore gibi komşu ülkelerden kadın kaçakçılığıyla mücadele etmek zorunda kaldı.
Demografi bazen yalnızca nüfus tablolarını değil, güvenlik politikalarını da şekillendiriyor.
BALTIKLAR VE TÜRKİYE: İKİ FARKLI DEMOGRAFİK HİKÂYE
Dünyanın başka bölgelerinde ise tam tersi bir tablo görülüyor.
Letonya, Litvanya ve Estonya gibi Baltık ülkelerinde kadın nüfusu erkeklerden belirgin biçimde fazla. Bunun temel nedeni kadınların daha uzun yaşaması ve erkek ölümlerinin yüksek olmasıdır. Arkadaşlarımla şakalaşırız, “Estonya’ya mı yerleşseydik?”
Sonuçta demografik dengenin yönü değişince toplumun davranış biçimleri de değişiyor. Çin’in bazı bölgelerinde “gelin kıtlığı” yaşanırken, Baltık ülkelerinde özellikle ileri yaş gruplarında erkekler daha sınırlı ve talep edilen bir kaynak hâline geliyor.
Türkiye ise bugün farklı bir noktada.
Kadın ve erkek nüfusu neredeyse bire bir dengede. Bizim temel sorunumuz kadın ya da erkek açığı değil; giderek derinleşen doğurganlık sorunu.
Yüksek konut fiyatları, hayat pahalılığı, eğitim maliyetleri, kreş yetersizliği ve gençlerin geleceğe ilişkin belirsizlikleri aile kurmayı giderek zorlaştırıyor.
Çin doğumları uzun yıllar sınırladı.
Türkiye ise doğumları yasaklamadı; ancak ekonomik ve sosyal şartlar çocuk sahibi olmayı giderek daha zor hâle getiriyor.
PEKİN’İN YENİ MÜCADELESİ: DAHA FAZLA ÇOCUK
Bugün Pekin yönetimi yıllarca sınırladığı doğumları artırabilmek için çocuk yardımları, vergi indirimleri, kreş destekleri, konut teşvikleri ve doğurganlığı özendiren yeni politikalar uyguluyor.
Ancak temel çelişki devam ediyor.
Kadınlardan aynı anda başarılı bir kariyer yapmaları, yaşlanan ebeveynlerine bakmaları ve iki ya da üç çocuk yetiştirmeleri bekleniyor.
Aile içindeki sorumluluklar daha adil paylaşılmadıkça ve kadınların iş hayatındaki konumu güçlendirilmedikçe yalnızca mali teşviklerle doğurganlığı artırmak kolay görünmüyor.
GELECEĞİ NÜFUS PİRAMİDİ BELİRLER
Çin’in hikâyesi yalnızca Çin’e özgü değil. Japonya, Güney Kore, İtalya ve Avrupa’nın önemli bir bölümü de benzer demografik sorunlarla mücadele ediyor. Dünya giderek daha yaşlı, daha küçük ailelerden oluşan ve çocuk sayısı azalan toplumlara dönüşüyor. Bunun etkileri iş gücü piyasasından emeklilik sistemlerine, sağlık harcamalarından ekonomik büyümeye kadar her alanı yeniden şekillendiriyor.
Devletler çoğu zaman seçimleri dört ya da beş yıllık dönemler için planlar.
Oysa demografi otuz, kırk hatta elli yıllık ufuklarda çalışır. Bugün alınan nüfus politikalarının gerçek sonucu bir sonraki seçimde değil, bir sonraki kuşağın nüfus piramidinde görülür. İşte bu nedenle demografi, devlet yönetiminin en yavaş hareket eden ama en stratejik alanıdır.
Çin bugün dünyanın en büyük elektrik şebekesini kurabilir, yapay zekâ yarışında Amerika ile rekabet edebilir, uzaya yeni görevler gönderebilir ve sanayi üretiminde liderliğini sürdürebilir. Ancak kadınları yalnızca çocuk doğuran bireyler olarak gören, aile ile kariyer arasında seçim yapmaya zorlayan ve geçmişin demografik hatalarını yalnızca ekonomik teşviklerle telafi etmeye çalışan bir toplumun nüfus dengesini yeniden kurması kolay olmayacaktır.
Çin’in hikâyesi bize önemli bir ders veriyor: Bazı ekonomik açıklar yatırımla, bazı teknolojik açıklar araştırmayla kapatılabilir. Demografik açık ise çok daha inatçıdır. Bazen bir nesil, bazen iki nesil gerekir. Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca millî geliriyle, ihracatıyla veya askerî kapasitesiyle değil; kadınlarına sunduğu fırsatlarla, gençlerine verdiği umutla ve aile kurmayı ne kadar mümkün kıldığıyla da ölçülür.
Çünkü geleceği belirleyen yalnızca bugünün büyüme rakamları değil, yarının nüfus piramididir.