Gel şöyle yanıma, bir nefeslenelim... Şöyle içten, derinden bir sohbet edelim seninle... Hani o her sabah daha kuşlar uyanmadan kalkıp, evine bereketi, ocağına sıcaklığı çağıran eller var ya... İşte tam oradan, o kutsal emekten başlayalım söze.

Bize 8 Mart diyorlar ya hani; inan bana o sadece takvimde bir yaprak, bir rakam değil. Bizim için o gün; o nasırlı ellerin, o yorgun ama dimdik bakan gözlerin, o hiç tükenmeyen sabrın adıdır.

Bu okuduğun sadece bir köşe yazısı değil kardeşim; bu, bu toprağın kadınlarına, yani hayatın o görünmez kahramanlarına ödenmesi gereken bir vefa borcu, içimizde hiç dinmeyen bir gönül sızısıdır.

O KUTSAL ÇINAR: ANALARIMIZ

Önce o "Ana" dediğimiz, adı geçtiğinde bile sesimizin titrediği o dev çınarı konuşalım mı?

Hatırlar mısın, çocukken dizin kanadığında ya da dünyadan korktuğunda kaçtığın o tek sığınak neresiydi?

Ana dediğin, sadece bizi bu dünyaya getiren değil; hamurumuzu karan, bizi "biz" yapandır. Elleri toprak kokar, taze ekmek kokar ama en çok da huzur, yani cennet kokar.

Kendi lokmasını ağzımızdan eksik etmeyen, biz üşümeyelim diye kendi kışında kor gibi yanan o devasa yüreği hangi terazi tartabilir ki?

Bizim analarımız sessiz savaşçılardır. Dertlerini tülbentlerinin oyasına işlerler, hüzünlerini gecenin karanlığına fısıldarlar da bize hep o bahar güneşini andıran tebessümlerini sunarlar.

Bir ananın rızasını almadan çıkılan yolun sonu karanlıktır, bilirim. O, sadece evin direği değildir; o, bizim gökyüzümüzdür. O gök çökerse dünya başımıza yıkılır; ama o bir gülerse, inan bana tüm kainat aydınlanır.

CAN YOLDAŞI: KIZ KARDEŞLERİMİZ

Peki ya o dert ortağımız, can yoldaşımız "Kız Kardeşlerimize" ne demeli?

Aynı sofrada bir zeytini bölüştüğün, ilk sırrını korkmadan kulağına fısıldadığın o can... Kız kardeşlik bizim buralarda sadece kan bağı değil, aynı kederde ağlayıp aynı sevinçte gülmektir.

Dünyanın öbür ucuna da gitsen, aradan yıllar da geçse bilirsin ki; orada senin için çarpan bir kalp, seninle aynı çocukluk masalına inanan bir ruh var.

Bir kız kardeşin varlığı, hayatın o ayaz fırtınalarına karşı insanın sırtına giydiği en sıcak hırkadır. Onun bir bakışı, "Korkma, ben buradayım" diyen dilsiz ama en güçlü duadır.

YARINLARIMIZIN ŞİİRİ: KIZ ÇOCUKLARIMIZ

Şimdi dönüp bir de o gözlerinin içi ışıl ışıl parlayan yarınlarımıza, kız çocuklarımıza bakalım mı?

Onlar bizim henüz yazılmamış, en saf, en duru şiirlerimizdir. O minik adımlarla okul yolunda koşarken duydukları heyecana iyi bak; orada koca bir milletin geleceği, bir vatanın uyanışı yürüyor aslında.

Her bir kız çocuğu, hayatın en başında o Elif gibi dimdik, eğilmeyen bir iradeyle büyümeli. Dünyanın tüm kirinden uzakta, Betül gibi çiçeklerin en temizi, en vakuru olarak boy vermeli.

Eğer onlar hayal kurmaya cesaret ederse, bu toprakların makus talihi işte o zaman değişir. Bir babanın, kızının saçını tararken kalbinde hissettiği o titreyen şefkat var ya; işte o, dünyaya verilmiş en büyük barış mesajıdır.

Kız çocuklarımızı karanlık dehlizlere değil; güneşin en parlak olduğu kürsülere, laboratuvarlara, gökyüzünün sonsuzluğuna emanet etmeliyiz. Çünkü bir kız çocuğu okursa koca bir nesil kurtulur; o bir gülerse, dünyanın bütün bahçeleri çiçek açar.

YOL ARKADAŞIMIZ: EŞLERİMİZ

Hayat arkadaşımız, yolumuzun yarısı, gönlümüzün o eksik parçası eşlerimizi unutursak bu sohbet yarım kalır, eksik kalır değil mi?

Bir evi sadece dört duvardan kurtarıp "yuva" yapan, yemeğin tuzundan ömrün huzuruna kadar her şeye ruhunu üfleyen kadındır.

Eş demek; hayatın yükünü tek başına sırtlanmak değil, el ele verip o yükü hafifletmektir. En yorgun akşamların tesellisi, darlık zamanının sabır taşıdır o.

Sevgiyle bakan bir çift gözün, hayatın o hengamesi içinde edilen tatlı bir sözün yerini ne tutabilir ki?

Kadın, ne önümüzde bir engeldir ne de arkamızda bir gölge; o tam kalbimizin hizasında, hayatın tam merkezindedir.

ANADOLU'NUN İMZASI

Etrafına bir baksana; tarlada çapa vuran kadından gökyüzünde devleşen pilotumuza, fabrikada ter döken işçimizden kürsüde hak arayan vekilimize kadar...

Bizim kadınımız eli öpülesi bir destan kahramanıdır. O, sadece hayatı doğuran değil, her sabah hayatı yeniden kuran, eksikleri tamamlayan, kırıkları onarandır. O, "Anadolu İrfanı" dediğimiz o derin hikmetin, o bitmek bilmeyen merhametin taşıyıcısıdır.

Kadınların susturulduğu, hayallerinin hiçe sayıldığı bir yerde ne bereket kalır ne de insanlık. Bir toplumun kalitesi, binalarının ne kadar yüksek olduğuyla değil; kadınlarının yüzündeki tebessümle, sokaktaki özgürlüğüyle ölçülür.

BİR VİCDAN MUHASEBESİ

Şunu unutmayalım; 8 Mart süslü vitrinlerin, bir buket çiçeğin ardına saklanacak kadar basit bir gün değil. Bu bir "Vicdan Muhasebesi", bir "Kul Hakkı" meselesidir.

Bu toprakların mayasında olan o kadim adaleti yeniden hatırlama günüdür. Şiddetin, baskının her türlüsüne "dur" demenin vaktidir. Artık hiçbir kadının hikâyesi yarım kalmasın, hiçbir anne evlat acısıyla kavrulmasın, hiçbir genç kız geleceğinden koparılmasın.

Bizim özümüzde kadın "baştacı"dır; gel bu tacı yeniden olması gereken yere, gönlümüzün ve ömrümüzün en üstüne koyalım.

Hayatın her renginde imzası olan, emeğiyle dünyayı, şefkatiyle ruhumuzu güzelleştiren tüm kadınlara bin selam olsun. Siz yoksanız, dünya dilsizdir; siz yoksanız, bu hayatın rengi soluktur.

Güneş doğmadan bereketi uyandıran, nasırlı elleriyle dünyayı güzelleştiren ve hayatın her anına ruh katan kadınlarımıza ödenmez bir vefa borcumuz var. Onlar sadece hayatı doğuran değil, şefkatiyle ve dirayetiyle dünyayı ayakta tutan asıl kahramanlardır.

Kadının gülüşünü yitirdiği bir dünyada ne bereket kalır ne de huzur; bu yüzden gökyüzünün yarısını omuzlarında taşıyıp cennetin kokusunu hayatımıza dahil eden tüm kadınlarımıza sonsuz minnetle.

Sizin ellerinizin değdiği her yer güzelleşecek, sizin sevginizle bu topraklar şifa bulacak. Sadece bugün değil, aldığımız her nefeste hakkı olan tüm kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun...