“Asrın Felaketi” dedik 6 Şubat’a… Dedik demesine ama bu kelimeler yetmedi, yetmez. Çünkü o gece sadece binalar yıkılmadı; hayatlar ikiye bölündü, zaman durdu, kalplerin içi çöktü. Hepimiz yaralandık evet… Ama bazı yaralar vardır ki ne zamanla kapanır ne de alışmakla hafifler.

Çocuğunu toprağa veren bir annenin yarası kapanmaz.

Evladının adını her andığında boğazında düğümlenen o acı, hiçbir kelimeyle teselli bulmaz. Bir babanın, “Ben koruyamadım” diye içine attığı o sessiz çığlık, yıllar geçse de susmaz.

*Görsel oluştururken yapay zekadan faydalanılmıştır.

Anne babasını kaybeden bir kardeşin omuzlarına bir anda yüklenen hayat, artık eskisi gibi taşınmaz.

Çünkü bundan sonra her karar “onlar olsaydı” diye başlar.

Eşini, kardeşini, arkadaşını kaybedenler var…

Birlikte çay içtiği komşusunun yerinde artık bir enkaz hatırası taşıyanlar…

Evinin anahtarını cebinde saklayıp, açacak kapısı kalmayanlar…

İşini, düzenini, anılarını, fotoğraflarını kaybedenler…

Biz “yaralar sarılıyor” diyoruz.

Doğru, sarılıyor… Ama bazı yaralar iyileşmez, sadece kabuk bağlar.

Ve o kabuk, her gece bir sesle, bir rüyayla, bir sarsıntıyla yeniden kanar.

En zor olan da şu:

Hayat devam ediyor.

Evet, etmeli. Ama depremzedeye “hayat devam ediyor” demek, bazen en ağır cümle oluyor.

Çünkü onun hayatı, 6 Şubat’ta bir enkazın altında kaldı. Şimdi yaşadığı şey, hayata tutunma mücadelesi.

Unutmamak zorundayız.

Sadece yıldönümlerinde değil, her gün.

Sadece rakamlarla değil, isimlerle.

Sadece “asrın felaketi” diyerek değil, asrın sorumluluğu diyerek…

Çünkü bu acı, sadece toprağın sallanmasıyla oluşmadı.

Bu acı, ihmalle büyüdü.
Bu acı, unutuldukça derinleşir.

Kaybettiklerimizi geri getiremeyiz.

Ama geride kalanlara yalnız olmadıklarını hissettirebiliriz.

En azından şunu yapabiliriz:

Unutmadan, unutturmadan, gerçekten yüzleşerek…

Bazı yaralar kapanmaz.

Ama vicdan, hep açık kalmalı.