Toplum olarak bazı cümleleri nedense çok seviyoruz. Bu cümleler ise kısa, net, rahatlatıcı… İnsan vicdanını yormuyor, sorumluluk istemiyor. Hele onlardan biri de var ki, yıllardır dilimizde dolaşıyor o da; “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”
İlk bakışta masum gibi duruyor değil mi? Hatta akıllıca bile sayılabilir...
“Herkes kendi hayatına baksın, ben niye başkasının derdiyle uğraşayım? ” der gibi…
Ama bu cümlenin altına biraz olsun kazıdığınızda, insanın içini ürperten bir karanlık ortaya çıkıyor.
Çünkü bu söz, sadece bireysel bir tercih değil; toplumsal bir çöküşün sessiz itirafıdır.
Bir çocuğa bağırıldığında susuyorsak,
Bir kadının gözleri korkuyla doluyken başımızı başka tarafa çeviriyorsak,
Bir engelli kaldırımda zorluklar karşısında ilerleyemez iken “acelem var” deyip yanından geçiyorsak,
Bir gencin bağımlılıkla sürüklendiğini görüp “bana ne ailesi düşünsün” diyorsak…
O yılan sadece yaşıyor değil; besleniyor, güçleniyor ve belki de bize doğru yön değiştiriyordur.
“Bana dokunmayan yılan” ahlakı günden güne olaylara ve insanların durumlara karşı bizi seyirci yapar hale gelmiştir. Seyirci olmak ise masum bir hâl değildir.
Çünkü tarih bize "En büyük kötülükler, en çok sessiz kalanların omuzlarında yükselir." şeklinde olduğunu defalarca göstermiştir.
Bir mahallede haksızlık olur, kimse karışmaz.
Bir iş yerinde adaletsizlik yaşanır, “ beni ilgilendiren durum değil ki ” denir.
Bir şehirde çöplerden dolayı kokma başlar, “bizim sokak temiz” diye avunulur.
Sonra bir gün…
O çöplerin kokusu kapımıza dayanır.
O haksızlık isim değiştirir ama yönünü şaşırmaz.
Ve o yılan, artık herkese dokunacak kadar büyümüştür.
Asıl mesele şudur:
"Bir toplumda herkes sadece kendini korumaya çalışıyorsa, kimse gerçekten güvende değildir."
Çünkü adalet, parça parça işlemez.
Vicdan, seçmeli bir ders değildir.
Merhamet, kişiye göre ayarlanmaz.
Bugün başkasının hakkı gasp edilirken susanlar, yarın kendi haklarını dinletecek kulak bulamaz.
Bugün “ben karışmam” diyenler, yarın “niye kimse karışmadı? ” diye sorar hale gelir Ve o soru, çoğu zaman cevapsız kalır.
Zamanla herkes kendi kabuğuna çekildiğinde, toplum denen yapı çatırdar. İnsanlar yan yana yaşar ama birlikte yaşayamaz hale gelir.
Aynı sokakta yürürler ama aynı kaderi paylaşmayı istemezler ya da reddederler.
Oysa insan dediğin, sadece kendisiyle insan kalamaz.
Başkasının acısına dokunduğu kadar insandır.
Haksızlığa ses çıkardığı kadar onurludur.
Risk aldığı kadar ahlak sahibidir.
“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” demek kolaydır.
Zor olan şudur:
“Bu yanlış, bana dokunmasa da buna karşı durmalıyım.”
Ama bilinmelidir ki, bir toplumlar ancak bu zor cümleyi çoğaltabildiği kadar ayakta kalabilmektedir.
Unutmayalım yılanlara uzun ömür dilemekle değil, onlara karşı birlikte omuz omuza durmakla kurtuluruz.
Çünkü mesele yılanın kime dokunduğu değil; bizim ne zaman ya ha hangi aşamada susmayı başladığımızdı.
Ve bazen en büyük felaket, yılanın sokması değil; insanların artık birbirini uyarmayı ya da birlikte olmayı bırakmasıdır.