Bugün Orta Doğu coğrafyasında gökyüzüne bakmak, mavi bir boşluğu değil, yaklaşan o karanlık fırtınanın buz gibi nefesini hissetmek anlamına geliyor.

Amerika, İran ve İsrail arasındaki o bitmek bilmeyen gerilim, artık sadece televizyon ekranlarındaki soğuk haber başlıklarından ibaret değildir.

Bu gerginlik, milyonlarca insanın uykusunu kaçıran, çocukların en masum düşlerine barut kokusu sindiren devasa ve karanlık bir belirsizlik yumağıdır.

Yüzyıllardır medeniyetin beşiği, şiirin ve bilimin pınarı olan bu topraklar, bir kez daha büyük güçlerin acımasız satranç tahtasına dönüştürülmek isteniyor.

Washington’daki o yüksek tavanlı karar odalarında alınan kararlar, Tahran’ın dar sokaklarındaki bir babanın çaresiz kaygısına ve Tel Aviv’deki bir annenin göğe yükselen feryadına dönüşüyor.

Savaş tamtamları her geçen gün daha gür çalarken dünya aslında tek bir gerçeği unutuyor.

"Bombalar düştüğü yerde ideoloji, haklılık ya da haksızlık seçmez; bombalar sadece hayatı seçer ve onu söküp alır."

Savaşın o ruhsuz ve gri istatistiklerine sivil can kaybı olarak kaydedilen her bir rakam, aslında içinde koca bir kainatı barındıran, ansızın yarım kalmış birer hayat hikayesidir.

O ruhsuz rakamların her birinin ardında birinin koklamaya kıyamadığı evladı, birinin dünyadaki tek umudu olan ailesi ya da birinin kalbinde taşıdığı ilk aşkı gizlidir.

Bu masum insanlar, bodrum katlarının o rutubetli karanlığında ve daracık sığınakların dondurucu soğuğunda birbirlerine sıkıca sarılarak ölümü beklerken, onların kalplerindeki o tarif edilemez korku hangi jeopolitik çıkardan veya hangi stratejik hamleden daha değersiz olabilir?

Savaşta yitip giden her sivil, insanlığın ortak hafızasından vahşice ve zorla koparılan bir sayfadır.

"Zira bir çocuk toprağa düştüğünde sadece küçücük bir beden değil, o çocuğun zihninde kuracağı bütün bir dünya ve henüz yaşanmamış tüm güzel yarınlar da onunla birlikte ebedi bir karanlığa gömülür."

Politikacılar ve generaller için misilleme, caydırıcılık veya stratejik derinlik gibi kavramlar birer kelime oyunundan ibaret olabilir.

Ancak bu süslü kelimelerin gerçek dünyadaki karşılığı yıkılan yuvalar, parçalanmış aileler ve bir daha asla eskisi gibi olmayacak yaralı bir dünyadır.

İnsanlık, bir sabah ansızın parlayacak o korkunç ve ölümcül ışığın gölgesinde korkuyla yaşamayı hiç ama hiç hak etmiyor.

Bizler gelecek nesillere teknolojiyle donatılmış parlak bir gelecek vaat ederken, onlara sığınaklarda titreyen bir çocukluk ve harabeler arasında geçen bir ömür bırakmak en büyük vebaldir.

Barış, inşa edilmesi onlarca yıl süren ama bir anlık öfke ve kibirle yerle bir edilen narin bir cam küre gibidir.

Bugün o kürenin çatlama seslerini duymak, vicdan sahibi her yüreği derinden sarsıyor.

Bu coğrafyada yükselen her feryat, Anadolu’nun bağrında yankılanır ve Türk insanının kalbinde dinmek bilmeyen derin bir sızıya dönüşür.

"Bizler, komşusunun evi yanarken kendi evinde huzurla uyuyamayan, sofrasındaki son ekmeği bile bölüşmeyi bilen kadim bir geleneğin evlatlarıyız."

Sınırımızın hemen ötesinden rüzgarla gelen her barut kokusu bizim de nefesimizi keser çünkü çok iyi biliyoruz ki bu topraklarda dökülen her damla kan, ortak kaderimizin acı bir parçasıdır.

Türk insanı için bu savaş sadece bir dış politika meselesi ya da bir haber bülteni değildir; bu aynı zamanda tarihsel bir sorumluluk ve taşınması güç bir vicdan yüküdür.

Bir akşam yemeğinde televizyon karşısında gördüğümüz o enkaz altından uzanan tozlu el, bizim kendi kardeşimizin, kendi evladımızın eli gibidir.

Bu yüzden her yeni çatışma haberiyle birlikte içimizde sadece ekonomik kaygılar değil, insanlığın bir kez daha yenilmesine dair o ağır ve kadim keder büyür.

Bizim dualarımızda her zaman barış ve selamet vardır çünkü biz, yeryüzünün bu en çilekeş coğrafyasında ayakta kalmanın bedelini en ağır şekilde ödemiş olan ve barışın kıymetini en derinden hisseden bir milletiz.

Artık bu coğrafya kanla ve gözyaşıyla değil, huzurla ve kardeşlikle sulanmalıdır. Amerika’nın küresel hırsları, İran’ın bölgesel varoluş sancısı ya da İsrail’in bitmek bilmeyen güvenlik kaygıları; tek bir insanın yaşama hakkından daha kutsal ve daha değerli değildir.

Tarih kitapları kazananı olmayan, sadece yıkım getiren savaşların tozlu ve hüzünlü sayfalarıyla doluyken, bu listeye bir yenisini eklemek geçmişin hatalarını körü körüne tekrarlamaktan başka bir şey değildir.

"Nefretin o kirli dilini değil, vicdanın ve aklın sesini dinlemek zorundayız."

Çünkü savaş başladığında güneş her yere aynı soğuklukta doğar ve akan gözyaşının milliyeti, dini, dili veya rengi yoktur.

Savaşın galibi asla yoktur; geriye kalan tek şey, siyah elbiseler içinde bitmek bilmeyen bir yas ve harabeler arasında yankılanan sessiz çığlıklardır.

Yarın çok geç olmadan, bir başka şehir daha küle dönmeden, bir anne evladının cansız bedenine sarılmadan ve bir çocuk daha babasız kalmadan bu çılgınlığa dur demek zorundayız.

"Çünkü bu topraklarda barışın ölümü, hepimizin içindeki insanlığın ölümüdür."