Aracımıza binip kontağı çevirdiğimiz an, sadece motoru değil, içimizdeki o bastırılmış, ehlileştirilmemiş öfkeyi de ateşliyoruz.
Sabahın ilk ışıklarında kapı komşusuna nezaketle selam veren o "uygar" insan, emniyet kemerini bağladığı anda adeta bir Orta Çağ şövalyesine, yolun her santimi için cenk eden bir savaşçıya dönüşüyor.
İstanbul'da şehir trafiği artık sadece bir ulaşım sorunu değil; toplumsal sabrımızın, birbirimize olan tahammülümüzün ve giderek incelen sinir uçlarımızın test edildiği devasa, asfalt kaplı bir açık hava laboratuvarı haline geldi.
*Görselin oluşturulmasında yapay zekadan faydalanılmıştır.
METAL ZIRHLARIN ARKASINDAKİ "İNSANDIŞILAŞTIRMA"
Peki, bizi bu kadar "asan kesen" nedir? Sosyal psikoloji bunu literatürde "dehumanization" (insandışılaştırma) olarak cevaplıyor.
Araba kullanırken diğer sürücüleri birer "insan" olarak değil, yolumuza konulmuş "metal engeller" olarak görüyoruz. O camların ardındaki kişinin bir ailesi, bir derdi, o sabah üzücü bir haber almış olabileceği ihtimali, bizim "öncelik hakkımız" karşısında eriyip gidiyor.
Arabanın o korunaklı kabini bize insanlardan sahte bir ayrışma ve dokunulmazlık hissi veriyor.
Sokakta yürürken biriyle omuzlarımız çarpıştığı vakit mahcubiyetle birbirimizden özür dilerken, trafikte bir metrelik alan kavgası için camı indirip ağza alınmayacak hakaretler savurabiliyoruz.
Çünkü o an karşımızdaki bir "kişi" değil, sadece "direksiyon sallayan bir engel" olarak görünüyor gözümüze...
ASFALTA DÖKÜLEN KAN: BİR "YOL VERME" BEDELİ" OLARAK HAYAT
Maalesef bu öfke artık sadece kornalarla veya küfürlerle sınırlı kalmıyor; her geçen gün daha fazla ocağın sönmesine neden oluyor.
Son aylarda Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen haberler, durumun vahametini gözler önüne seriyor. Örneğin bu haberlerden bazıları şu şekilde;
İstanbul’da sadece bir "yol vermeme" tartışması yüzünden aracından inen bir saldırgan, diğer aracın camını yumruklayıp, içeride korkuyla titreyen çocukların gözü önünde babayı darp ederek ağır yaraladı.
İzmir’de hatalı sollama iddiasıyla başlayan sözlü tartışma, bir sürücünün bagajından çıkardığı levyeyle bir diğerinin hayatını karartmasıyla sonuçlandı.
Ankara’da trafikte sıkıştırıldığını iddia eden bir şahıs, yan koltuğundaki silahına davranarak hiç tanımadığı bir genci, sadece "neden öyle sürdün?" dediği için hayattan kopardı.
Bu örnekler bize, bir insanın yaşamı, o kavşaktan 10 saniye erken geçmekten ya da o şeride girmekten çok daha ucuz hale gelmiş durumda olduğunu göstermektedir.
Soruyorum bir anlık ego tatmini için bir aileyi babasız, bir anneyi evlatsız bırakmak, hangi "geçiş önceliği" ile telafi edilebilir?
BASINÇLI TENCERENİN DÜDÜĞÜ: DİREKSİYON
Trafikteki öfke patlamaları, aslında toplumsal bir birikimin dışa vurumudur. Evdeki ya da işyerindeki huzursuzluk, ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı ve şehrin üzerimize çöken yoğun insan ve araç varlığı...
Hepsi birleşip bir "basınçlı tencere" etkisi yaratıyor. Direksiyon ise o tencerenin bir nevi düdüğü görevini görüyor.
Eskiden "yol vermek" bir nezaket göstergesi ve bir erdemken, şimdilerde "enayi yerine konmak" veya "zayıflık" gibi algılanıyor. "Ben geçersem dünya kurtulacak" düşüncesizliği, bizi birbirimize düşman ediyor.
Oysa trafik bir sıfır toplamlı oyun değildir; yani birinin kazanması için diğerinin mutlaka kaybetmesi gerekmez.
ZAMANIN KÖLESİ Mİ, SAHİBİ Mİ?
Hepimiz gün içerisinde aracımızla bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Ama ironiye bakın ki; trafikte başkasıyla kavga ederek, o sinir harbiyle kaybettiğimiz enerji ve zaman, kazanmaya çalıştığımız belki de o 30 saniyeden çok daha maliyetli.
Bir kornaya gereğinden fazla basmak trafiği açmıyor, sadece çevredeki onca insanın sinir sistemine bir darbe daha indiriyor. Trafikteki nezaket, aslında bir toplumun birbirine duyduğu saygının en alt sınırıdır.
Eğer biz, birbirimizi tanımadığımız o kısa yolculukta bile birbirimize tahammül edemiyorsak, ortak bir gelecek inşa etmekte zorlanacağımız aşikardır.
Gerçek şu ki; trafik sıkışıklığı sadece yollarda değil, zihinlerimizde başlıyor. Unutmayın yol vermek eksilmek değil, bir başkasının varlığına alan açmaktır.
KARAKTERİNİZİN PUSULASI DİREKSİYONUNUZDA
Yarın sabah direksiyonun başına geçtiğinizde, "Bugün trafiği mi yöneteceğim, yoksa öfkemi mi?" sorusunu kendinize sorun.
Unutmayın, o direksiyon sadece tekerlekleri değil, sizin karakterinizi de yönlendiriyor.
Belki de o sinir bozucu korna sesleri yerine, birine yol verip aldığınız o küçük "teşekkür" selamı, gününüzün en medeni anı olabilir.
Nihayetinde hepimiz aynı asfaltın üzerinde, farklı dertlerle ama aynı hedefe, sevdiklerimize sağ salim kavuşmaya çalışıyoruz.
Bir "yol verme" kavgası yüzünden bir gazete kupürüne konu olmak yerine, birine yol vermenin verdiği o iç huzurla eve dönmek en büyük kazancımızdır.
Son söz olarak; varmak istediğiniz yer ne kadar önemli olursa olsun, hiçbir varış noktası, bir başkasının hayatından veya kendi vicdanınızın huzurundan daha değerli değildir.
Bugün trafikte birine yol verdiğinizde aslında kendinize de bir nefes aldırmış olacaksınız.