Zamanın durmak bilmez çarkları arasında yorulan, gündelik hayatın gürültüsüyle sağırlaşan ve modern dünyanın hız tutkusuna kapılıp nefes nefese kalan biz insanoğlu için, gökyüzünden bir inşirah vaktidir Ramazan.

Kadim Anadolu şehirlerinin üzerine bir sükûnet örtüsü gibi serilen, minarelerin arasından süzülen mahya ışıklarıyla karanlıkları boğan bu mübarek ay; sadece takvimde bir yaprak değil, ruhumuzun derinliklerinde bir uyanış, kalbimizde sönmeye yüz tutmuş umut ateşinin yeniden harlandığı bir mevsimdir.

*Görselde yapay zekadan faydalanılmıştır.

PAYİTAHTIN KALBİNDE BİR BAŞKA RAMAZAN: İSTANBUL RUHU

Ramazan denince zihnimizde beliren o eşsiz tablonun başrolünde kuşkusuz İstanbul vardır. Yedi tepeli bu şehir, Ramazan geldiğinde adeta bir ibadetgaha, bir tarih sahnesine dönüşür.

Sultanahmet’in avlusunda binlerce insanın aynı huşu ile bekleyişi, Ayasofya’nın minarelerinden yükselen o ilahi nida, sanki asırların ötesinden gelen bir selam gibidir.

İstanbul’da Ramazan, sadece bir zaman dilimi değil, bir mekânın ruh değiştirmesidir.

​ Eyüp Sultan’ın o manevi ikliminde sabah namazına uyanmak, Hırka-i Şerif ziyaretindeki o sessiz ve derin saygı, Boğaz’ın sularına vuran iftar vaktinin kızıllığı...

İstanbul, her bir köşesiyle bize sabrın ve şükrün estetiğini sunar. Eski İstanbul Ramazanlarını anımsatan o mahalle kültürünün izleri, bugün hala Beyazıt Meydanı’nın kalabalığında, Süleymaniye’nin gölgesinde yaşamaya devam eder.

Bu şehir, Ramazan’ın coşkusunu en çok da o meşhur mahyalarıyla haykırır gökyüzüne; "Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan" yazısı Boğaz’ın serin rüzgârıyla dalgalanırken, İstanbul bize bir kez daha umudun şehri olduğunu hatırlatır.

BİR MEDENİYET TASAVVURU: DURMAK VE ANLAMAK

Ramazan, her şeyden önce bir "durma" sanatıdır. Koşarken göremediğimiz çiçekleri, duyamadığımız iç sesimizi ve fark edemediğimiz ihtiyaç sahiplerini fark etme vaktidir.

Modern dünya bizden sürekli tüketmemizi, daha çok almamızı ve hep daha fazlasına sahip olmamızı isterken; Ramazan bize "dur" der.

"Eksilerek çoğalmayı, aç kalarak doymayı, vazgeçerek kazanmayı" ve en önemlisi "sabrı" öğretir.

Bu, bedenin terbiyesinden ziyade, ruhun özgürlük ilanıdır.

İradenin maddeye galebe çaldığı bu otuz günlük maraton, insanın kendi içindeki gerçek cevheri keşfetme yolculuğudur.

SOFRALARDAN GÖNÜLLERE UZANAN KÖPRÜ

Ramazan denince akla ilk gelen o coşkulu iftar sofralarıdır. Ancak bu sofralar, sadece lezzetli yemeklerin sergilendiği birer sunum alanı değil, kardeşliğin, paylaşmanın ve eşitliğin simgesidir.

Zenginle fakirin, işçiyle işverenin, tanıdıkla yabancının aynı lokmaya el uzattığı, aynı duaya "amin" dediği o an; toplumsal barışın en saf halidir.

Fırınların önünde o sıcak pide kokusunu beklerken edilen iki çift laf, mahalleliyle paylaşılan bir kâse çorba, aslında bize unuttuğumuz o büyük insanlık ailesinin birer ferdi olduğumuzu hatırlatır.

Bu yıl bu coşkuyu daha derinden hissetmeliyiz.

Dünyanın pek çok yerinde hüzün ve gözyaşının hüküm sürdüğü, kalplerin katılaştığı bir dönemde; bir yetimin başını okşamanın, bir yaşlının halini hatırını sormanın, bir ihtiyaç sahibinin sofrasına sessizce katık olmanın değeri ölçülemez.

Ramazan bize şunu fısıldar: "Sen, paylaştığın kadar zenginsin; dindirdiğin acı kadar insansın."

SAHURUN SESSİZLİĞİ VE DUALARIN GÜCÜ

Gecenin en karanlık, uykunun en tatlı olduğu seher vaktinde, davulun sesiyle uyanıp sahur sofrasına oturmak, hayata ve iyiliğe yeniden niyet etmektir.

O sessizlikte edilen dualar, göğe yükselen yakarışlar, sadece kendimiz için değil; tüm insanlık, mazlumlar ve dertliler içindir.

Ramazan, bencillikten sıyrılıp "başkası için yaşama" erdemine ulaştığımız bir okuldur.

Mukabelelerin yankılandığı camiler, teravihlerde omuz omuza duran binlerce insan; birliğimizin, dirliğimizin ve yıkılmaz kardeşliğimizin en canlı şahididir.

UMUTLA BAKMAK, SEVGİYLE YEŞERMEK

Hayat bazen üzerimize bir karabasan gibi çökebilir. Gelecek kaygısı, ekonomik zorluklar veya bireysel dertler bizi umutsuzluğa sürükleyebilir.

İşte tam bu noktada Ramazan’ın o umut dolu esintisi imdadımıza yetişir. Sabrın sonunun selamet olduğunu, her gecenin bir sabahı, her orucun bir iftarı olduğunu göstererek bize dayanma gücü verir.

"Üzülme, Allah bizimledir" nidası, Ramazan’ın ruhunda gizlidir.

Bu mübarek iklimde, sadece midemize değil; dilimize, gözümüze, kulağımıza ve en önemlisi kalbimize de oruç tutturmalıyız.

Kırgınlıkları bir kenara bırakmalı, dargın olduğumuz dostlarımıza bir selam göndermeli, nefretin yerine sevgiyi koymalıyız.

Çünkü Ramazan, onarmaktır; kalpleri, bağları ve yaraları sarmaktır.

SONUÇ YERİNE: YENİ BİR BAŞLANGIÇ

Gelin, bu Ramazan’ı sadece geleneksel bir alışkanlık olarak değil, bir "milat" olarak yaşayalım.

Bu mübarek günlerin sonunda, sadece bayram kıyafetlerimizi değil, ruhumuzu da yeni baştan inşa etmiş olarak çıkalım. Şefkatle bakalım dünyaya, merhametle dokunalım insanlara.

Ramazan-ı Şerif’in bereketi sofralarınızdan, huzuru kalplerinizden eksik olmasın. Bu kutsal ay, tüm insanlığa huzur, adalet ve bitip tükenmeyen bir umut pınarı olsun.

Mahyalar sadece minareleri değil, geleceğimizi de aydınlatsın.

Hoş geldin Ya Şehr-i Ramazan! Sen gönlümüze inşirah, ömrümüze bereket, yarınlarımıza müjde getirdin...