Türkiye’nin siyasi gündemi, hemen her konuda derin bir kutuplaşmayla tanımlanırken, üzerinde neredeyse tam bir ulusal mutabakat sağlanmış nadir konulardan biri sosyal konut meselesidir.

*Görsel yazının içeriğine göre yapay zeka tarafından oluşturulmuştur

Mevcut iktidarın en büyük projelerinin temelini oluşturmasının yanı sıra, muhalefet partilerinin programları da barınma krizine çözüm bağlamında daha fazla sosyal konut vaadinden öteye geçememektedir. Tartışmalar, ihalelerin şeffaflığı, kura şartları yahut teslim süreleri gibi tali noktalara odaklanmakta; projenin bizatihi varlığını, yani devletin piyasaya doğrudan üretici olarak müdahale etme zihniyetini sorgulayan bir yaklaşım bulunmamaktadır. Ülkemiz adına bir çelişki olarak, bizzat özel sektörün önemli bir kesimi dahi ilgili üretime itiraz etmemektedir. Zira birçok yüklenici, risk alarak piyasada değer üretmek yerine Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) gibi kamu kurumlarının garantili taşeronu olmayı daha karlı ve risksiz bularak bahse konu müdahaleci düzenin devamlılığına ortak olmaktadır.

Buradaki amaç partizan bir eleştiri değil, siyasi yelpazenin tamamına sirayet etmiş olan popülist zihniyeti irdelemektir. Zira piyasa açısından bakıldığında, sosyal konut projeleri barınma krizinin bir çözümü değil, bizatihi kendisi piyasayı bozan, toplumsal dokuyu zedeleyen ve yoksulluğu kalıcı hale getiren bir müdahale biçimidir. Uluslararası tecrübe, söz konusu müdahalelerin trajik sonuçlarını defalarca kanıtlamıştır. Sosyal konut projeleri, yoksulluğu çözmek yerine, onu belirli bir mekana hapseder, damgalar ve gettolaşmayı derinleştirirler. Sosyal konut projelerinin en semboliklerinden biri olan Pruitt-Igoe projesinin yıkımı, mimari bir başarısızlıktan çok, ırksal tecrit ve ekonomik terk edilmişliğe karşı bir duruştur. Chicago’da yer alan Robert Taylor Homes gibi devasa toplu konutların yıkılmasının, şehir genelindeki şiddet suçlarında %7,5 gibi net bir azalmayla sonuçlandığı tespit edilirken; New York’ta benzer projelerin yıkılmayıp gözetim altına alınması ise hapsedilme oranlarının 4,6 kat arttığı suçlu petri kapları yaratmıştır.

Ancak, söz konusu projelerin fiziksel ve kentsel başarısızlığından daha vahimi, yarattıkları ekonomik tuzaklardır. Sosyal konut ve genel olarak sosyal yardım zihniyeti, uluslararası literatürde “Yoksulluk Tuzağı” olarak bilinen olguyu doğrudan besler. Bu yardımlar, bireyleri çalışmaktan veya gelirlerini artırmaktan alıkoyarak onları sisteme bağımlı hale getirir. Bu tuzağın işleyiş mekanizması, ABD uygulamalarından yola çıkan basitleştirilmiş bir Türkiye uyarlamasıyla şöyle örneklenebilir: Devlet, aylık geliri 25 bin liranın altında olan hanelere kiralık sosyal konut hakkı tanıdı ve kirayı piyasanın çok altında, 5 bin lira olarak belirledi diyelim. Bu durumda, 25 bin lira kazanan hanenin eline ayda 20 bin lira kalır. Altı ay sonra, bahse konu hanedeki bir birey daha iyi bir iş bularak hane gelirini 35 bin liraya çıkarma fırsatı yakaladığında; bu yeni gelirle sosyal konut hakkını kaybedecek ve piyasada, örneğin 20 bin lira kira ödemek zorunda kalacaktır. Yeni durumda eline kalan para 15 bin liradır. Kısa vadeli rasyonel davranış, o hanenin terfii reddetmesi, gelirini 25 bin lira seviyesinde tutarak sosyal konutta kalmasıdır. Bu kararın sonucu olarak sistem, bireyin sınıf atlama, gelirini artırma ve uzun vadede bileşik getiri imkanını elinden alarak onu sistematik olarak yoksulluğa mahkum eder. Dahası, mevcut konuşulan projelerde öne sürülen üç yıl gibi zaman kısıtlamaları, bu çelişkiyi daha da karmaşık hale getirmektedir. Böylesi bir sınır, bir yandan mevcut kiracı hukukunun teamülleriyle çelişirken, diğer yandan hanenin ekonomik durumunun üç yıl içinde mutlaka iyileşeceğine dair gerçek dışı bir varsayıma dayanmaktadır. Bu yaklaşım, bireyi kısa vadede bağımlı kılıp süre sonunda onu yoksunluk koşullarına terk eden uyuşturucu satıcısı davranışı ile benzeşmektedir.

Oysa barınma krizinin kalıcı çözümü, devletin daha fazla konut üretmesi değil, özel sektörün ve bireylerin konut üretmesinin önündeki engelleri kaldırmasıdır. Asıl mesele, devletin bir uygulayıcı aktör olmaktan çıkıp piyasayı regüle eden ve yapabilir kılan bir “Hakem Devlet” rolüne geçmesidir. Bu yapısal dönüşümün inşa edilmesi gereken iki temel sütunu ise arsa ve finansman olarak belirginleşmektedir. Devletin ilk görevi, arsa arzını kısıtlayan, mevcut bürokratik imar zihniyetini terk etmektir. İkincisi ise mevcut banka kredisi ve altın tasarrufları odaklı döngüden çıkıp sermaye piyasalarını derinleştirmektir. Müteallik çözüm de ikincil ipotek piyasalarının güçlendirilmesinden ve Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları’nın (GYO) yaygınlaşmasından geçmektedir. Tabi ki burada kastettiğimiz, Emlak GYO gibi kamu iştiraklerinden ziyade, piyasa dinamikleri içinde rekabet eden ve sermayeyi tabana yayan özel, bağımsız GYO’lardır. Böyle bir modelde devlet, devasa TOKİ projeleri yapmak yerine, bu GYO’ları denetlemeli ve onlara profesyonelce yönetilecek büyük ölçekli kiralık konut projeleri geliştirmeleri hususunda vergi ve arsa avantajları sağlayarak üretimi teşvik etmelidir.

Sonuç olarak, sosyal konut, barınma krizini çözen sihirli bir formül değildir. Aksine, siyaset erkinin elinde bir bağımlılık aracına, bireyi yoksulluk tuzağına kilitleyen bir mekanizmaya dönüşmüştür. Burada altını çizmemiz gerekir ki insanların barınma hakkından yoksun kalması hiçbirimizin arzusu değildir. Tam tersine, bizim anlatmak istediğimiz devlet eliyle “konut yaptım ve bu sorunu hallettim” şeklindeki basit ve paternalist bir anlayışın, sorunun kendisini çözmekten ne kadar uzak olduğudur. Böylesi devasa ancak bağlamından kopuk müdahaleler, Türkiye’nin yapısal barınma krizinin büyüklüğü karşısında okyanusta bir damladan farksız kalmakta ve asıl çözümü yani yapısal reformları erteletmektedir.

Nitekim, Türkiye’nin TOKİ eliyle yürüttüğü mevcut “kent çeperi” modeli, yoksul haneleri sosyal donatılardan ve iş merkezlerinden uzağa, izole adacıklara yerleştirerek, batı dünyasının 50 yıl önce deneyimlediği trajik hataları tekrarlamaktadır. Bu model, yoksulluğu çözmek yerine onu yoğunlaştırarak, geleceğin sosyal sorunlarının ve suç sarmallarının tohumlarını ekmektedir. Kalıcı çözüm, sayısal hedeflere odaklanan geçici önlemlerde değil piyasayı muktedir kılan yapısal reformlardadır.