“Ben basit bir iyi futbol dilencisiyim. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyorum: Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen…” Eduardo Galeano böyle der.

Dünyayı gezme şansım olmadı belki ama yarım asrı aşan ömrümde, kendimi bildim bileli sporun—özellikle de futbolun—güzelliğini seyretmek için yandım, tutuştum. Galeano gibi… O nedenle hâlâ, her maçın başında içimden aynı dua geçer: Güzel ve ahlaklı bir futbol, hepsi bu.
1986 Dünya Kupası… Yer Meksika. Çeyrek finalde Arjantin ile İngiltere karşı karşıya. İngilizlerin, 1966’dan sonra sahaya sürdüğü en efsane kadro… Kalede Peter Shilton; savunmada Butcher–Fenwick tandemi. Orta alanda Hoddle, kanatlarda Steven ve Hodge. İleri uçta Lineker…
Karşı tarafta ise Pumpido’lu, Batista’lı, Burruchaga’lı, Valdano’lu ve elbette Maradona’lı Arjantin…
Dört yıl önce yaşanan Falkland Savaşı’nın gölgesi hâlâ sahada. Hani derler ya, “Bu maç karakolda biter” diye; tam olarak öyle. Fauller, tekmeler havada uçuşuyor. En çok payına düşeni alan ise ‘süper bücür’ Maradona. İlk yarı boyunca neredeyse yerden kalkamıyor.
İkinci yarıda önce tarihin en tartışmalı gollerinden biri geliyor: Tanrı’nın eli. Ardından ise futbolun ölümsüz anlarından biri… Maradona, kendi yarı sahasından aldığı topu yaklaşık 60 metre sürüyor; dört İngiliz’i birer birer geçiyor, son çalımı da Shilton’a atıp topu ağlara bırakıyor. Gol değil, manifesto adeta.
Yıl 1998… Dünya Kupası grup elemesi. Yer İstanbul. Rakip Belçika.
Oktay Derelioğlu, kendi sahasından aldığı topla bütün Belçika savunmasını ipe diziyor. Yetmiyor; çalımı yiyip arkasından yetişene bir çalım daha atıyor. Görüntüleri hâlâ bulunup, izlenebilir... Maçı 3–1 kaybediyoruz belki. Ancak o gol, zamanın hafızasına kazınıyor.
Ve takvimler 31 Ocak Cumartesi’yi gösteriyor… 2026’nın ilk ayının son günü.
Alanyaspor–Eyüpspor maçı. Ev sahibi ilk yarıyı 1–0 önde kapatıyor. İkinci devrede Eyüp iki gol buluyor. Maçın böyle biteceği sanılırken, Eyüpsporlu Prince Ampem topu alıyor… Ve başlıyor koşmaya. Tam 91 metre. Ceza sahasına giriyor, kaleci Ertuğrul’un sağına, direk dibine bırakıyor topu… Top ağlara gidiyor nazlı nazlı…
Belki kader değiştiren bir gol değil… (Gerçi futbolda kaderin ne zaman, nerede değişeceği hiç belli olmaz.) Kimbilir o gol, sezon sonunda sıralamayı etkileyebiilr. Ama kesin olan şu: Cesaret vardı o koşuda. Konsantrasyon vardı. Özgüven vardı. Ve hepsinden önemlisi, futbolun saf neşesi…
Şampiyonlar Ligi’nin son haftasında Benfica kalecisi Trubin’in son saniye golünü yazmıştım: “Bir gol tüm kaderi değiştirir mi?” diye. O gol, dört takımın kaderini birden değiştirmişti: Real Madrid, Manchester City, Marsilya ve Benfica…

Cumartesi akşamı atılan gol, belki o ölçüde tarih yazmadı. Ama futbolun neden sevildiğini bir kez daha hatırlattı.

Yazının başında da söylediğim gibi… Dünyayı gezemedim belki ama oynadığım, anlattığım, yönettiğim, yazdığım futbolun içinde hep aynı şey için yalvardım: “Güzel ve ahlaklı futbol.”

Endüstri hâline gelmeden önce bu oyunu tanıyabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Futbolu futbol yapan o incelikleri, kimi zaman çıplak gözle, kimi zaman ekran karşısında izleyebildim.

Eduardo Galeano iyi ki 60’larda, futbolun henüz yeni yeni kirlenmeye başladığı yıllarda izledi bu oyunu. Bugünkü hâlini görseydi, belki de şapkasını bir kenara asar, futbol seyretmeye tövbe ederdi…

Ama biz hâlâ buradayız.
Hâlâ bir golün ardından ayağa fırlayabiliyorsak…
Hâlâ, “Ama ne gol!” diyebiliyorsak…
Demek ki futbol, tüm kirlenmişliğine rağmen, içimizde bir yerde yaşamaya devam ediyor.

Ve biz, o güzel oyunun dilencileri,
Şapkamız elimizde beklemeyi sürdürüyoruz…