Vah Fenerbahçe vah.. Biten maçta verdin yine liderliği. Bir oyunu bitiremedin. Liderliği alıp rakibini strese sokamadın…
Tekniği, taktiği, oyuncu değişikliğini geçtim. Son saniyede verilen; “Ben yemeyeceğim, buyur sen ye” der gibi sunulan liderlik fırsatına şaşırıyorum.
Çaykur Rizespor karşısında gelen 2-2’lik sonuç, sadece iki puanın kaybı değil; aynı zamanda psikolojik de bir kırılma anıydı...
Çünkü bu maç, rakibi strese sokma maçıydı...
Çünkü bu maç, derbi öncesi bir meydan okumaydı...
Çünkü bu maç, nefesini rakibinin ensesinde hissettirmekti...
Fenerbahçe, haftalardır peşinden koştuğu liderlik koltuğunu yakalamak için sahaya çıktı.
Rakibin puan kaybı yaşadığı, önüne konmuş altın tepsiyi almak için bundan daha uygun bir senaryo yazılamazdı. Ama olmadı. Olmadığı gibi, bir kez daha ‘tam olacakken olmayan’ bir hikayenin içine sıkıştı Sarı Lacivertliler...
Maçın belirli bölümlerinde oyunu forse eden, geri düşse de reaksiyon veren, öne geçerek umutlandıran bir Fenerbahçe vardı. Ama işte o ‘bitirme’ meselesi… Büyük takım refleksi dediğimiz şey tam olarak burada devreye girer.
Skoru bulduktan sonra oyunu soğutmak, rakibi hataya zorlamak, maçı kontrol etmek…
Bunların hiçbirini tam anlamıyla göremedik.

“Olmayan faul” diyebilirsiniz, kabul ederim. Ancak o serbest vuruş kullanılırken yapılan laubalilik futbolun kabul edeceği bir şey değil. O top havadayken yapılacak tek bir doğru hamle, belki de her şeyi değiştirecekti. Ama o anlarda yapılan tercih, bu seviyede affedilmiyor.
Futbolda bazen kaybettiğiniz puan değil, kaçırdığınız fırsat can yakar. Fenerbahçe bu maçla sadece puan bırakmadı; rakibini strese sokma ihtimalini de elinin tersiyle itti. Asıl mesele kenardan gelen hamleler değil. Asıl mesele, son anlarda sahaya yansıyan kararsızlık, çekingenlik ve o ‘acaba’ hali…
ŞAMPİYONLUK YARIŞINDA ‘ACABA’YA YER YOKTUR
Ve işin daha çarpıcı tarafı şu: Galatasaray o ‘acaba’yı yaşamadan yoluna devam etti.
Gençlerbirliği karşısında oyunun ilk bölümünde kontrolü eline aldı, sonra düştü. Uzun süredir gol atamayan bir rakipten gol de yedi. Son bölümde geriye de yaslandı, hatta pozisyonlar da verdi. Kusursuz da oynamadı. Güçlü görünmediği anlar da oldu.
Ancak kazandı. Kazanmayı bildi…
İşte bütün hikâye burada ayrışıyor;
Fenerbahçe, oyunun güçlü olduğu anlarında maçı bitiremedi,
Galatasaray, oyunun zayıf olduğu anlarında maçı bırakmadı…
Biri fırsatı yönetemedi, diğeri krizi iyi yönetti…

12 dakikalık liderlik…
Belki gecenin, belki de szonun özeti bu cümlede saklı: ‘Birinin 12 dakikada kaybettiğini, diğeri 90 dakikada korumayı biliyor.’
Bir sonraki yazıda görüşünceye kadar sağlıcakla kalın.