Tarihin bazı anları vardır; kronometre durur, tribün nefesini tutar, akıl susar. O anlarda topun yuvarlak olması yetmez, kader de yuvarlanır. Bir dokunuş, bir seken top, bir anlık cesaret… İlahi bir el değmiş gibi hissedersiniz, tıpkı Benfica–Real Madrid maçında olduğu gibi...
Dakikalar 90’ı çoktan geçmiş, maçın hikayesi yazılmış sanılırken, kalecinin ceza sahasını terk ederek rakip kaleye gol atmak için gitmesi ve o son topa vurması… Futbolun akla meydan okuyan tarafı tam da burasıdır. O gol sadece skoru değil, birden fazla takımın kaderini de değiştirdi. O ana kadar son 16 bileti cebinde olan Real Madrid Play-Off’a kalırken, Manchester City ilk sekize yükseldi. Marsilya, “Son 24’e kaldım” derken, Trubin’in kafasından seken top “Devler Ligi’ne veda” anlamına geldi. Ve tüm bunlar birkaç saniyenin içine sığdı. Mantık dışı mı? Futbol zaten biraz da mantık dışı olduğu için güzel değil mi?

Geçtiğimiz hafta Rams Park’ta yaşananlar da bundan çok farklı değildi. Galatasaray–Atletico Madrid maçında Sarı Kırmızılılar oyunu, ilk bölümlerde kontrol etmekte zorlandı. Zaman zaman savruldu, zaman zaman geri çekildi ancak maçın içinde kalmayı başardı. Ve o ‘tek gol’, Galatasaray’ı son 24’ün içinde tuttu. Belki oyunsal olarak kusurlu bir 90 dakika olsa da tabelada yazan ‘o’ puan, sezonun geri kalanı için koca bir kapıyı araladı.
Peki Galatasaray neden Şampiyonlar Ligi’nin son dört maçında yalnızca bir puan alabildi? Union Saint-Gilloise karşısında ciddiyet eksikliği, Monaco maçında oyun disiplininden kopuş, Atletico Madrid’e karşı tempo problemi ve Manchester City maçındaki bariz kalite farkı… Hepsi ayrı ayrı değerlendirilebilir ama ortak bir başlık var: İstikrar... Galatasaray bu maçların çoğunda ne oynamak istediğini bilen, ancak bunu 90 dakikaya yayamayan bir görüntü verdi. Başladığı gibi bitiremedi, baskıyı sürdüremedi.
Bir diğer önemli neden ise kadro derinliği ve rol karmaşasıydı. Avrupa’da başarı, isimlerle değil rollerle kazanılır. Galatasaray’da bazı oyuncuların sahadaki karşılığı net değildi. Orta saha zaman zaman savunmasız kaldı. Hücumda ise bireysel parlamalara fazlasıyla bel bağlandı. ’Maviler’ karşısında bunun yetmemesi normaldi ama, Union Saint-Gilloise ve Monaco maçlarında da benzer kırılganlığın yaşanması düşündürücüydü. Eh kadro derinliği de, kulübe de skoru tutacak ya da değiştirecek oyuncunun olmaması da, işin cabası...
Bu noktada Osimhen için parantez açmak gerekiyor. Nijeryalı yıldızın olmadığı Eintracht Frankfurt, Saint-Gilloise ve Monaco maçlarında Galatasaray sahadan yenilgiyle ayrıldı. Atletico Madrid maçında saha içinde çabaladı ama Manchester City karşısında neredeyse oyunun dışında kaldı. 70 milyon Euro bonservis bedeliyle alınan bir oyuncunun, Etihad Stadı’nda pozisyona girememesi ister istemez soru işaretleri doğurdu. Daha da önemlisi, Osimhen’e top taşıması gereken Sane, Barış, Sara ve İlkay’ın da varlık gösterememesi. Bu tablo ister istemez teknik direktöre yazar. Liverpool, Bodo ve Ajax maçlarında hakkını teslim ettiğimiz Okan Buruk’un, bu noktada şapkayı önüne koyması gerekmez mi?
Şimdi sırada Play-Off var. Olası rakipler kağıt üzerinde ürkütücü görünebilir ama tam da bu aşamada Galatasaray’ın Avrupa genetiğinin devreye gireceğini düşünüyorum. Transferde doğru hamleler yapılır ve o isimler listeye yazılırsa - ki hatırlayın; geçtiğimiz sezon Okan Buruk Lemina’yı yazmamıştı – Cim-Bom, özellikle İstanbul’da kora kor bir mücadele ortaya koyabilir. Deplasmanda ise Şampiyonlar Ligi manifestosu devreye girmeli: “Yenemiyorsan, yenilmeyeceksin.”
Bir gol tüm kaderi değiştirebilir mi? Değiştirir. Çünkü futbol sadece ayakla oynanan bir oyun değildir; inançla, cesaretle ve bazen aklın bittiği yerde atılan adımlarla yazılan bir hikayedir. Galatasaray’ın hikayesi ise hala bitmiş değil...